BAK ŞU DARBE KARŞITINA!
Bu sıralar bir darbe karşıtlığıdır gidiyor. Dünün darbe çağrıcıları, alkışçıları, ikizleri şimdi darbeye karşı yeterince net tutum almıyor diye dönüp solu eleştiriyor. Hem de ne eleştirme elinden gelse solun tüm geçmişini darbecilikle yaftalayıp, kendi geçmişini de ‘demokrasi yıldızı’ diye parlatacak.
Gazetelerde darbe günlükleri ile birlikte darbeyi önleyenler listeleri de yayınlanıyor. Enler listesine şöyle bir baktığımızda, Hilmi Özkök’e yönelik suikastı engelleme ve darbeden hükümeti haberdar etme becerisi ile, baş sıralarda CIA ve MİT geliyor. Onlar da olmasalardı vay ülkemiz demokrasinin haline!
Bunlarla birlikte ön sıraları, geçmişte darbeye alkış tutanlar, hadi artık nerede kaldı bu darbe diye tefrikalar yazanlar, paylaşıyor.
Fatsa’ya askerler tankla, tüfekle girdiğinde, “Fatsa’da olay vardır. Bu ‘hayasızca akını durdurmak’ için elbette devlet kuvvetleri Fatsa’ya girecektir. Girmiştir de” sözlerinin sahibi N.Ilıcak da bugünün ‘darbe karşıtı’ ‘demokrasi havarisi’ cephesinin ön saflarında yer alanlardan.
Cephenin bir diğer unsuru da, liberal çağın gözdesi, amerikan kesli, tuzu kuru genç sivil rahatsızlar ya da daha özcesi AKP’nin prensleri. Son olarak Bursa'da, 'ortak akılın' mitinginde kürsüden endam gösterdiler.
Bir de bunlarla yan yana gelip, darbe karşıtlığı adı altında, solu darbeye karşı tutum almamakla suçlayan, ‘solcular’ var.
Bu kadarı da olmaz mı, Doğan Tarkan'ın Taraf’taki (19.07.2008)’Tehlike AKP değil darbe’ yazısına bir bakın, bunun en bayağı örneklerinden birisini veriyor.
D.Tarkan, meseleyi bir ‘filler çatışması’, ‘iktidar kavgası’ olarak görenleri darbeye karşı tavırsız kalmakla suçluyor! “Nedir bu AKP’ye alıp veremediğiniz, AKP kötü de Mesut Yılmaz iyi miydi, AKP emperyalistleri ülkeye soktu da diğerleri buna karşı mıydı" diye soruyor D. Tarkan, sonra da sinirlenip ‘AKP’ye bu öfke neden’ diye ağlamaklı oluyor!
Düzen güçlerinin, düzenin pisliklerinin hangisinin birbirinden daha iyi olduğu tartışmasına yabancıyız, bunun yanıtını D.Tarkan’a bırakalım. Hatta onu 'dostlarıyla' ve 'kaderiyle' baş başa bırakalım.
***
Kimileri siyaset yapmayı, egemenlerin sürdürdüğü bu itiş kakışa, taraf olmak olarak anlıyor. Yoksa siyaset dışına düşmüş oluyoruz! Aksine, aslında çubuğu iktidar güçlerinden birisine doğru bükmek bertaraf olmak anlamına gelmektedir.
Dün Cumhuriyet Mitinglerinde yapılmak istenen, -şeriat geliyor diye- solu ulusalcılık etrafında toparlamaya çalışmaktı. Ne büyük bir saldırı ve baskı oluşturduğunu hatırlayın. Bugün de tersten, -darbe var- diye solun aklı liberal değişim –demokrasi- etrafında toplanmaya çalışılıyor.
Şeriat mı darbe mi; darbe mi demokrasi mi ikilemleri, egemen güçlerin kendi kavgalarının parçası olarak gündeme gelen ayrımlardır. O nedenle bunların hepsine birden yanıt, hiçbiri, olacaktır!
Bugün şeriatın da darbenin de tarafları olarak görünenlerin tamamı emperyalizme göbekten bağlı, onun gerekleri doğrultusunda çalışan ve onun içerisinde var olan kesimlerdir. Bugün şeriat ve darbeden söz etmek ise, bunlara rağmen, gerçekleşeceğini varsaymaktır kı, böyle bir değerlendirme bu güçlerin var oluş koşulları ile çelişmektedir. Vaziyet aslında böyledir yani ne bir şeriat düzeni tehlikesi ne de bir darbe tehlikesi mevcut değildir. Gerçek olan, küresel sermayenin saldırıları, her gün artan yoksulluk ve açlıktır! Kimsenin şüphesi olmasın, eğer bu ülkede gerçek bir darbe olursa, emekçi sınıflar yoksulluğa ve açlığa karşı, kendi gelecekleri için, düzene karşı örgütlendiklerinde, onu durdurmak için gerçekleşir.
Bizim kavgamız, emperyalizmin sermayenin sınırsız tahakkümünü kurmaya dönük küresel saldırı hareketine karşı direnişi kendi dilimiz ve meşrebimizce örgütlemektir. Yaşanan yoksullaşma ve güvencesizleşme karşı hissedilen huzursuzluk, toplumsal alandaki alt üst oluş, karmaşa ve çözülme ile egemen sınıf güçlerinin giderek derinleşen krizi, bize egemenler için felaket ezilenler için umut olabilecek bir imkânı da sunmaktır.
O nedenle, şimdi emperyalist-kapitalist sisteme ve onun gerekleri doğrultusunda yaşanan değişim sürecine karşı, düzen karşıtı devrimci bir muhalefet hareketini yaratma iddiasını politik ve pratik olarak ortaya koyulmalı, bu doğrultuda bir mücadele yürütülmelidir.
***
Tartışmayı bitirmeden bugün darbeye karşı ‘direniş’ cephesinin ön saflarına çağrı yapan kimi ‘solculara’ da birkaç kelime söylemek gerekir. Bu ülkede 12 Mart ve 12 Eylül’lerde iki –gerçek- darbe yaşandı. Devrimciler o darbeler sonrasında idam sehpalarına gönderildi, şehirlerde kırlarda kurşunlandı, zindanlardan işkencelerden geçti.
Şimdi, dün devrimcilere yapılan zulmü alkışlayanlarla bir olup, böyle bir tarihe ve bu tarihin parçası olan insanlara, ‘darbeye karşı tutum almıyor' diyebilmek nasıl bir akılsızlık ve de ahlaksızlıktır!
Solun tarihi, darbelere karşı direnme tarihidir!
Şimdi bu tarihi ‘cuntacılık’ sepetinin içine atmaya çalışıp, sonra da kolunuzun altındaki dosya ile darbeye karşı mücadele ediyorum diye ortalıkta gezeceksiniz. Peki, sormazlar mı mücadele etmek için yaşınız yeni mi ‘reşit’ oldu diye!
Darbeye karşı mücadele ediyorsunuz! Öyle mi gerçekten!
Fethullah’ın Zaman gazetesine boy göstererek, onun diliyle sola saldırarak mı mücadele ediyorsunuz.
Darbeye karşı yürüyeceğiz diyorsanız! Esasında, bir başka biçimde gerçekleşen bir darbe için yürüdüğünüz farkında olmasanız da yürüyün! Duyuyoruz, bu kez palet değil düdük sesleri geliyor!
ELİF YÜCEL
Kaynak :Sendika Org
ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ
Liberal sol Ergenekon’dan çıkabilir mi?
Beş, altı ay kadar önceydi. “Ergenekon” daha henüz doğmamıştı; yani Türkiye’de Ergenekon dendiğinde akla ilk gelen isim hala DYP’li eski devlet bakanı Gökberk Ergenekon’du. O zamanlar hayatımızda Taraf diye bir istihbarat bülteni de yoktu. Ankara’da Tunalı Hilmi caddesindeki çok katlı şık D&R mağazasını geziyordum. Gidenler bilir, orada büyükçe bir “en çok okunanlar” tezgahı vardır, girişte hemen solda. Büyük kitapçılar en çok satan kitapları kolay ulaşılabilecek yerlere koyuyorlar, kapının hemen girişine örneğin. Müşteri okumak istediği kitabı aramasın kolayca bulabilsin diye. Popüler eserlerin okuyucusu pek öyle raf karıştırmayı sevmez. O nedenle bu tip okura kolaylık sağlamak gerekir. Ne yazık ki kişisel gelişim, psikoloji, limit-sizsiniz, düşünce gücü, krizlerden yükselerek çıkın, liderlik, para-psikoloji türünden tuhaf kitaplarla dolup taşar en çok okunanlar rafları. Yani insanımız kitap okusa bir dert okumasa başka bir dert. Neyse, bu kitaplar içinde onlara benzemeyen bir tane görmüştüm. Adını şimdi hatırlamadığım bu kitabın kapağında Deniz’lerin resmi vardı!…
O güne değin atv’de yayınlanan Hatırla Sevgili’nin tek bir bölümünü bile izlememiş ama etrafında kopan tartışmaları bildiğimden Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile ilgili bu kitabın çok satanlar arasında olmasını dizinin etkisine bağlamış ve bunun hayırlı bir şey olduğunu düşünmüştüm. Diziyi izleyen arkadaşlarım da kurguyu samimi bulduklarını, herhangi bir saptırmanın olmadığını söylemişlerdi. Sonuçta halkımız kendi yakın veya uzak tarihine dair pek çok şeyi ya hiç bilmiyor ya da yarım yamalak biliyordu. En azından bu dizi vesilesiyle artacak bir ilginin zararı olmaz diye düşünmüş, fazla üzerinde durmamıştım. Ancak, aradan geçen süre zarfında ortaya çıktı ki herkes benim gibi düşünmemiş ve düşünmüyor. 68’e yönelen bu ilgi, halkın bu gecikmiş sevgi gösterisi bazılarını ciddi anlamda ürkütmüş olmalı ki, iktidar tetikçisi istihbarat bülteni, entel-liboşların ve CIA ajanlarının “aşk gemisi” Taraf, bir defa daha katletmeye kalkıştı Türkiye devrimci hareketinin güzelim fidanlarını. Taraf gazetesi Deniz Gezmişlerin aziz hatıralarına saldırıyor, yağlı urganın yapamadığını yapmaya uğraşıyor. Onları kolektif hafızalarımızdan, bilincimizin derinliklerinden sökmeye çalışıyor. İlginç olan bu Taraf’ı bazı solcuların da okuyor oluşu. Ömründe 1 Mayıs eylemi görmemiş tatlı su solcuları. Solda olmayı sadece entelektüel / akademik bir egzersiz zanneden bir kafa, bir zevat oturmuş solculara “bağnaz olmayın”, “özeleştiri yapın”, “tarihinizle yüzleşin” buyuruyor; “Deniz’lerin yolu Ergenekonculuk’tur uyanın!” diyor. Türkiye’deki sol hareketin entelektüel birikimini ve mücadele geleneğini hiç beğenmeyen bu çevre, bugünlerde her ne hikmetse “Türkiye sollarının” (Ahmet İnsel böyle diyor) ulusalcı, milliyetçi, yabancı düşmanı, içe kapanmacı hatta “Ergenekoncu köklerini” keşfetmiş bulunuyor.(1) Önceleri kendileri gibi yazmayı reddeden yazarların okurla buluşma imkanlarını ellerinden almayı siyasal liberalizmle ve sol / sosyalist düşünceyle ne ölçüde bağdaştığını umursamadan kendilerine hak olarak görenler, şimdilerde kendilerini eleştiren sol yazarları, politik grupları ve partileri ya da “Türkiye sollarını” Ergenekoncu ilan ediyor. Hemen söyleyelim; burada gerçekleşen sola karşı entelektüel bir terör eylemidir. Darbe “sivil” olunca, ortalığa çeki düzen verme işi, burjuvazinin askerine ya da polisine değil organik aydınlarına düşmüştür.
Radikal İki ve Taraf’ta başlayan ve bir takım düşünce kuruluşları tarafından sürdürülen sola saldırı kampanyası nedensiz değil tabii. Ancak belirtmek gerekir ki bu saldırı solun tamamına yönelmiyor. 90’lardan bu yana özellikle bazı belli başlı Birikim dergisi yazarlarının başını çektiği, çok-kültürlülük, milliyetçilik, bir arada yaşamacılık vs. türlü eğilimlerle bezeli, kendine has bir jargon da yaratabilmiş (bu anlamda başarılı olduğu söylenebilecek) ve siyasal liberalizme yedeklenen akademik bir sözüm ona sol anlayış bütün bu saldırı ve iftira kampanyasından muaf tutuluyor. 1990’ların başlarından bu yana önce siyasal İslam’la flört eden, bunu hoşgörü ve çoğulculuk adına yapan, entelektüel konumunu doğrudan doğruya ceberrut devlet - sivil toplum çelişkisi düzleminde belirleyip, liberal sağla aynılaşan “Açık Toplum”cu bu zihniyet ve bunun taşıyıcısı olan yazarlar güruhu, belki de Türkiye’de farklılıklara ve kendisi gibi düşünmeyenlere karşı en tahammülsüz odağı oluşturuyor. Bu bağlamda, kanımca “Türkiye solları” dedikleri toplama saldırılarının ardında birincisi “kişisel” diğeri “konjonktürel” olmak üzere iki temel neden bulunuyor.
İlkin, son birkaç yıldır solun önemli bir kesimi bu liberal yazarların alışılmış “dokunulmazlıklarını” sorgulamaya başladı. Solda her geçen gün artan alternatif yayınların ve yayınevlerinin sağladığı zemin, on küsur yıldır siyasal İslam’dan başka hiçbir düşünsel formasyona hoşgörüyle yaklaşmayan bu kaprisli güruhu bir hayli ürkütmüşe benziyor. Bu liberal anlayışın akademik çevrelerdeki cazibesi de giderek zayıflamaktadır. Yabancı dil becerileri giderek yükselen, dünyada ne olup bittiğini, nelerin tartışıldığını günü gününe takip edebilen, dünya ve Türkiye algısı sadece “içeriden-dışarıya” bir yerelcilik veya “dışarıdan-içeriye” bir kozmopolitizm tarafından belirlenmemiş, “evrensel”i içselleştirmiş, akademik yayın, puantaj veya kariyer telaşında olmayan, ezilen halk sınıflarıyla ve onların gündelik mücadeleleriyle bağlarını kopartmayan ve sol görüşünü liberalizmle sulandırmayan sağlam bir akademik - politik damar gelişiyor. Zaten böyle de olmak zorunda. Bu damarın çok yakın gelecekte Türkiye solu içindeki ulusalcı/liberal/sosyalist ayrımını sona erdirerek solun potansiyel tabanını toparlayacak, halkın Tayyip Erdoğan gibi bir figürde cisimleşen somut tepkisini sola, yani ait olduğu yere, yönlendirecek bir kolektif mücadelenin ortaya çıkma sürecinde çok önemli rol oynayacağını düşünüyorum. Özetle söylemek gerekirse gerici-liberaller, solun her kesiminden yükselen ağır eleştirilere cevaben tam bir ahlaksızlık örneği sergileyerek Türkiye solunun köklerine, 68’e, Deniz’lere, Mahir’lere küfür ediyor. Adeta “açtırmayın kutuyu!” diyorlar. Bu türden bir mahalle çirkefliği ise on beş yıldır halvet oldukları Amerikancı-İslamcılardan bulaşmış olsa gerek. Belki hatırlatmanın tam da yeri ve zamanıdır; Hüsamettin Çetinkaya bundan on üç yıl önce Umutlarımızın Celladı Kimliklerimiz(2) de M. Belge, Ö. Laçiner ve A. İnsel gibi liberallerin saldırılarına solun cevabının ne olması gerektiğini -hem de onların anladığı dilde, Arapça- ifade etmiş ve Birikim’cilere “Yallah!” demişti…
İkinci olarak, bu isimlerin ve bağlantılı oldukları birtakım kurum ve kuruluşların başta AKP hükümeti olmak üzere Türkiye’de bir çok sivil oluşumu destekleyen yerli ve/ya yabancı vakıflarla ve düşünce kuruluşlarıyla maddi ilişkileri mevcut. Böylesi ticari bağlantıların olduğu bir ortamda liberal solda öne çıkan söz konusu isimlerin sola yönelik değerlendirmelerinin iyi niyetli olduğunu düşünmek saflık olacaktır. Örneğin A. İnsel geçtiğimiz yıl Açık Toplum Enstitüsü’ne bir Kamu Harcamaları Araştırmasıyaptı (Seyfettin Gürsel ve Asaf Savaş Akat ile birlikte).(3) Şüphesiz ki insanlar bu tür projelerde görev alabilir; bu işlerden para kazanabilirler. Bu bir suç değildir. Ancak, bu durum solcu bir yazar olarak söylediğiniz sözün inandırıcılığı zedelemez mi? Bu türden ilişkiler, verdiğiniz düşünsel mücadelenin “ne için, kimin için” olduğu konusunda kamuoyunda şüphe yaratmaz mı? Bu kadar çıplak ve açık bir maddi ilişkinin sizler için mantıki açıklaması eminim ki vardır. Hemen her şeyin olduğu gibi bu tür ilişkilerin de “liberal” bir kılıfı eminim bulunmaktadır. Zaten Soros’cu ya da Açık Toplum fedaisi olmakta “utanılacak” bir şey de yoktur. Ancak, izniniz olursa, dünyada pek çok ülkede Soros ve benzeri spekülatörlerin neden bazı “muhalif” toplumsal hareketleri desteklemekte olduğunu ve bazı sivil toplum kuruluşlarına ciddi paralar yatırdığını düşünmek lazımdır. “Ben Soros’un parasıyla özgür bir sol muhalefet yaparım, bildiğimi okurum. Soros’un parasını da bir güzel yerim, bu beni bozmaz!” mı diyorsunuz? Öyle ise ortada, en azından öğrencilerinize açıklamakta zorlanacağınız türden, son derece ciddi ahlaki bir durum var demektir. Eğer öyle değilse de yaptığınız şeyin ne tür bir solculuk olduğunu ya da solculukla bir ilgisi olup olmadığını sormak germektedir.
Ahmet İnsel, 27 Temmuz tarihli Radikal İki’deki yazısında anti-emperyalist solu kalpaklı Kemalizm devrimciliğine sarılmakla eleştiriyor. Ergenekon soruşturmaları sürecinde sessizliği ve taraf olmamayı seçen (artı kendisini ve kendi gibi düşünen / davranan liberalleri şiddetle eleştiren) solu Kemalist, kapanmacı, içe dönük olmakla ve Ergenekoncu “gerçek köklerine” sarılmakla suçluyor; daha doğrusu kışkırtıyor. Neden? Çünkü, “Bazı insanlarda” diyor İnsel, “bunalım dönemlerinde köklerini arama ve bildik olanı, kulağın çok eskiden beri duymaya alışık olduğunu arayıp, bunlara sarılarak güven bulma ihtiyacı bastırır.” Gerçekten de İnsel haklıdır. Bir sabah uyandığımızda aniden bir güven bulma ihtiyacı bastırdığı içindir ki “Türkiye solları” olarak kökenlerimize dönmeye karar vermiş; öğleden sonra dört sularında da Ergenekoncu olmuşuzdur. Aslında İnsel sıradan bir sosyal bilimci değildir. İyi bir akademisyen olup, parlak bir kariyerin sahibidir. Peki neden bu kadar saçmalamış, bilim-dışı ifadelere başvurmuştur? Ben bunu aslında inanmadığı şeyleri yazmak durumunda kalmasına bağlıyorum. Öte yandan İnsel’e göre Türkiye’nin sollarının bazı Radikal ve Taraf yazarlarını eleştirmesinin nedeni (ki darbecilere verilen primin nedeni de budur) öteden beri Ergenekoncu oluşlarıdır. Ona göre bu eğilim sol hareketin genlerinde vardır. Kaldı ki tesadüfe bakınız; habercilikten başka her şeyi yapan Sabah gazetesi de aynı gün (27 Temmuz) konuyu sürmanşetten “Ergenekon’un Derin Solu” başlığını altında “incelemektedir.” Hükümetin ve “Açık Toplum”cuların beslediği medya, İslamcılar, tarikatçılar velhasıl ülkede ne kadar gerici varsa emeğe ve emek güçlerine (Açık Toplum Düşmanları’na) saldırırken, İnsel, Türkiye solu gibi “bunalıma girmemek” için neye ve nereye sarılmaktadır?
Yılana tabii ki! Ahmet İnsel ve ona benzeyen diğer liberal yazarlar, günümüzün kriz ortamında “eskiye bağlanmamak” adına ulusötesi sermayenin demokrasi havariliğine sarılmışlardır. Bu nedenle artık bu kişiler için “liberal sol” tabirini kullanmamak gerekmektedir. Bu duruma çok yakınlarda liberal sol ile bir tartışma zemini talep eden Sungur Hocamız ne kadar üzülür bilemem; ancak Ergenekon olayı “derin devletin” ve “gladyo benzeri çetelerin” değilse bile Türkiye’de liberal solun kesin sonu olmuştur. Artık gün gibi ortaya çıkmıştır ki bu isimler, Türkiye’de küresel/ulusötesi sermayenin hakiki “organik aydınları” konumundadırlar. Yani, ulusötesi burjuvazi en etkili organik aydınlarını soldan devşirmiştir; bence bu çok önemli bir olgudur. İronik bir biçimde bu yeni sınıfsal konumları, aynı gün aynı gazetede Ertuğrul Kürkçü tarafından kaleme alınan makalede net bir biçimde ortaya çıkarılmaktadır. Kürkçü’ye göre Ergenekon sürecinde çatışan tarafları küresel piyasada rekabet avantajını Avrupa Birliği ile bütünleşmekte gören büyük sermayeyle ve “Anadolu Kaplanları”nın AKP ekseninde oluşturduğu çelişkili ittifak ve kendisine devletin göreli özerkliğinin sağladığı bir alanda varlık koşulları bulunan, gücünü askerin politik nüfuzunu kullanmaktan alan karmaşık bir yapı oluşturuyor.(5) Kürkçü, haklı bir şekilde, bunların dışında emeğin, ezilenlerin, yoksulların, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların ve gençlerin oluşturduğu bir kutbun daha olduğunu ifade ediyor. Adeta insanları bu kansız iç savaşta bir taraf olmaya çağırmayın diye haykırıyor. Kürkçü’ye göre “1 Mayıs’ta Taksim’e yürüyenlerin, SSGSS yasa tasarısına karşı ayağa kalkanların, çevresel yıkıma, kentsel dönüşüm haydutluğuna meydan okuyanlar, nükleer santrallere, siyanürlü altın madenciliğine direnenler, barış ve halkların kardeşliği için on yıllardır mücadele edenler bu kampta”dır. İşte kalın kafalı "Türkiye solları" hala bu ezilenler kampında kalmakta direndiği için İnsel, Çalışlar, Belge ve Laçiner gibi isimler çileden çıkmaktadır. (6)
Bu saflaşma bize sermayenin farklı fraksiyonlarının siyasallaşmış bir hukuk zemininde verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Liberaller çok iyi bilir ki sermayenin kendi içinde giriştiği kapışmalar, daha kuvvetli olan, ileriye dönük bir vizyonu olan sermaye unsurunun zaferiyle sonuçlanır ve onun önderliğinde tarihsel blok ya da hegemonya bloğu pekişir. İlki demokratik diğeri otoriter kapitalist devlet yapısına meyleden bu iki gücün arasındaki iktidar mücadelesinin, tarihsel olarak, ilki lehine sonuçlanmaya yakın olduğu açıktır. Bu safları uluslararası politik ekonomi yazınında kimileri Lockecu / liberal merkez bölge ve Hasım (contender) devlet toplum kompleksleri arasındaki mücadele olarak görmektedir. Kimi bazı yazarlar ise süreci, neredeyse tüm ülkelerde, ulusal ve ulusötesi sermaye fraksiyonları arasında süregiden bir mücadele olarak okumaktadır. Diğer bir yandan dünya sosyalistleri arasında yeni-emperyalizm ve imparatorluk tartışmaları almış başını gitmektedir. Metin Özuğurlu, 25 Temmuz tarihli Sendika.Org’daki yazısında çok önemli bir tespit yapmıştır. Gerçekten de bu liberal cenah en az 10-15 yıldır Marksist yazını takip etmeyi bırakmış olmalı ki sosyal bilimlerde Marksizm’in nasıl bir açılım kazandığını; anaakım sosyal bilimlerin açmazlarının sosyolojiden iktisada, uluslararası ilişkilerden siyaset bilimine değin pek çok alanda Marksist çalışmalara ilgiyi nasıl da arttırdığını bilmemektedirler. (7)Bilgi ve finans kaynaklarınız AB, Dünya Bankası gibi bir takım uluslarüstü siyasi forumlar, Açık Toplum Enstitüsü gibi ulusötesi STK’lar olunca da doğal olarak ezilenlerin dünyasından uzaklaşırsınız.
Aslında durum çok karmaşık değildir. Elbette bir organize suç çetesini çökertmek ya da terörizme bulaşan kişileri yakalamak (eğer bugün olan buysa tabii) önemlidir. Yani Ergenekon operasyonu önemli bir olaydır. Ancak bir yandan da Türkiye’de ABD ve AB kontrolündeki yeşil sermaye ve ulusötesi sermaye unsurlarının başını çektiği bir hegemonya bloğu, bir “ulusötesi tarihsel blok” kurulmaktadır. Bu anlamda devletin kurucu ideolojisi Kemalizm’in ve ulusalcılığın tasfiyesi büyük önem taşımaktadır. Bu da bir olgudur ve bu olgunun önemi tarihseldir. Suç işlediği iddia edilen bazı kişilerin mahkum olması ya da olmaması bir yana Türkiye tarihiyle yaşıt bir kadro/zihniyet/ideoloji tasfiye edilmektedir. Bugüne değin Kemalizm’le doktrine olan Türkiye Cumhuriyeti ordusu artık bir NATO oluşumudur ve bunu AKP hükümeti sağlamamıştır. Kürkçü’nün isabetle hatırlattığı gibi Milli Güvenlik Siyaset Belgesi 1997 tarihlidir. Bize göre bu dönüşüm/entegrasyon süreci 1990’ların sonunda ivme kazanmıştır.
AKP hükümeti dünyadaki en azgın ve sömürücü neoliberal politikaları uygularken halkımız “Allah Tayyip’ten razı olsun!” demektedir. Sadaka niyetine damla damla verdikleri karşılığında geleceğimiz gasp edilirken, Türkiye’de sürekli büyüyen büyük sermaye (Koç’lar, Sabancı’lar, TÜSİAD, İslami sermaye) halinden çok memnundur. Sadece belirsizlikten biraz ürkülmekte; ama onlar da tıpkı halkımız gibi “Allah yine de razı olsun, buna da şükür!” demektedir. Bizlerin liberal sol diye bildiği bazı yazarların safları da bu süreçte netleşmiştir. Muhafazakar-İslamcı damarla eklemlenen bu kesim kaderini küresel kapitalizme ve serbest piyasalara yani düzenin kendisine endekslemiştir. Bu nedenle artık “liberal sol” bitmiştir. Ergenekon süreci Türkiye’de ilk olarak liberal solu bitirmiştir. Liberaller Ergenekon’dan çıkamamıştır. Takke düşmüş, altından burjuvazinin organik aydınları görünmüştür. Türkiye’nin sosyalistleri, biraz geç de olsa, bugün bu arkadaşlara hep bir ağızdan “Yallah!” demektedir…
*Atılım Üniversitesi - Ankara
28 Temmuz 2008
Dipnotlar:
(1)Ulusalcıları, Kemalistleri hiç sevmeyen, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı üzerine binlerce makale onlarca kitap yayımlayan liberal solcuların içinden cemaat kanallarını dolduran sayısız asker programı ve uyduruk diziler üzerinden her gün pompalanan ilkel milliyetçiliğe karşı bir Allahın kulu çıkıp da dur dememektedir.
(2)Hüsamettin Çetinkaya, Umutlarımızın Celladı Kimliklerimiz, Ankara: Bilim ve Sanat, 1995.
(3)Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Temsilciliği irtibat bürosunun internet sayfasında son beş yılda desteklenen projeler belirtilmektedir. Bkz. http://www.osiaf.org.tr/router.php?sayfa_id=003&res=1024
(4)Ahmet İnsel, “ADD ve Antiemperyalist Sol Kucaklaşıyor,” Radikal İki (27 Temmuz 2008).
(5)Ertuğrul Kürkçü, “Üçüncü Bir Kutup Var!” Radikal İki (27 Temmuz 2008).
(6)Geçtiğimiz günlerde Basın Kulübü programının konusu “Türk Solu Ergenekon’u Tartışıyor” idi. Katılımcılar Ufuk Uras, Aydemir Güler, Hikmet Çetinkaya, Melih Pekdemir ve Oral Çalışlar’dı. Radikal yazarı Çalışlar, “Türkiye sollarına” derdini anlatmaya çalıştı ama ne gam! Adamlar Ergenekon’da taraf olmuyor bir türlü. Neden? Çünkü, Ergenekonculuk genlerinde var da ondan. O programda iki türlü solu gördük aslında. Bir yanda sürekli sola ne yapması gerektiğini söyleyip duran, “özeleştiri yap ve değiş!” diyen, işadamı mı yoksa ezilenlerin sözcüsü mü belli olmayan, modayı yakından takip eden “bakımlı solcu” Çalışlar vardı. Diğer yanda ise ömrünü mücadeleye adamış ve her türlü çilesini çekmiş olduğu belli olan bir devrimci-demokrat figürü Melih Pekdemir. Çalışlar’a baktığımda patronları, Pekdemir’e bakarken mahallemizdeki devrimci ağabeylerimizi, onların saflığını, bozulmamışlığını ve çilekeşliğini gördüm. Çoğumuzun gördüğünün de bu olduğunu sanıyorum. Bu iki sol arasındaki fark göstergeler düzeyinde belirginleştikçe, liberal solculuk kandırmacasının suyunun iyice ısındığını sezmek mümkün oluyor.
(7)Metin Özuğurlu, “Adam Olacak Çocuk,” http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=18387
Mehmet Gürsan Şenalp
Kaynak:Sendika.org
ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ
Küba’daki değişimler ne anlama geliyor?
Sosyalizmi terk etmek mi, sosyalizmle ilerlemekmi?
Ticari basın, ulusal lider Fidel Castro iktidardan çekildikten sonra, Küba’da tüketime yönelik kısmi sınırlamaların yürürlükten kaldırılmasını, ekonomik sistemde bir değişimin işareti, sosyalizmden liberalizme doğru bir geçiş olarak görmeyi tercih etti. Araştırmacı Salim Lamrani, bu gerçeği ayrıntıları ile gözlemledi.
Bu sınırlamalar artık yararsız hale geldikleri için kaldırıldı. Küba, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik ambargosuna rağmen, ekonomisini güçlendirmek için kendisine yeni ortaklar buldu. Bu yapılan yenilikler, politik bir kırılma anlamına gelmez. Bu reformlar -ki, üzerinde ulusal boyutta uzun tartışmalar yapıldı- Kübalıların, ekonomik sistemlerini muhafaza ederek, dünyadaki gelişmeleri yakalamaya ne kadar istekli olduklarını gösterir.
Batı basını, Raul Castro’nun başkan seçilmesinin ardından, Küba’da yapılan değişimlerle ilgili bıktırıcı, bitmek bilmeyen yayınlar yaparak, adanın ekonomisinin olası liberalleştirilmesini, şimdiden kutladı.[1] Küba söz konusu olunca, her zaman yüzeysel ve yanıltıcı davranışlar sergilerler. Ve bu bir gerçek. Evet, elektrikli ev aletlerinin elde edilmesinde, otellere girişte ve cep telefonu kullanımındaki sınırlamalar yakın zamana yürürlükteydi ve bunun rasyonel bir açıklaması vardı. Ama çokuluslu haber kaynakları, bunları her nedense görmek istemediler. Aslında, Fidel Castro’nun seçimlere katılmama kararından kısa bir zaman önce, Küba sosyalizmini geliştirmek amacı ile, 2008 yılı başlangıcında, bütün ülkede yoğun bir tartışmaya başlanmış ve 1,3 milyon öneri üretilmişti.
Elektrikli ev aletleri
Medya, tamtam davullarına ve tencerelerine vurarak ile ilan etti “Kübalılar artık elektrikli ev araçları ve diğer malzemeleri elde edebilecekler…” Bunların satışının sanki daha önceden yasaklanmış gibi anlaşılmasını istediler.[2] Gerçek çok farklı. Küba’da elektrikli ev aletlerinin satışı asla yasaklanmadı. Küba’da sadece, enerji üretiminin yeterli olmadığı bir dönemde, bütün halkın ihtiyaçlarını karşılamak için, bazı bilgisayar ürünleri, fazla enerji tüketen elektrikli ocak ve mikro dalga fırınlar gibi aletlerin satışı yasaklandı.
Aslında, Sovyet Bloku’nun yıkılmasından sonra, 1991 yılında başlayan ve Özel Dönem (el periodo especial) diye adlandırdıkları süreçte, Küba uluslararası pazarın karşısında yalnız kaldı. Dış ticaretinin %80’ini kaybetti. Ayrıca Amerika tarafından uygulanan, acımasız ekonomik saldırganlık, ekonomiyi yeniden kötüleştirdi. Bu güzel Karayip adası, yokluklar ve kötü koşullar altında çok örselendi. Özel olarak da enerji yetersizliği nedeniyle uzun süreli karartmalara maruz kaldı. İşte bu dönemde yetkililer, elektrikli cihazların satışını sınırladı. Bu sınırlamalar tamamen haklı nedenlerle yapılmıştı. Bu türlü bir enerji tasarrufuna gidilmeyip, sorumsuz davranılmış olsaydı, sistem çökerdi. Bundan dolayı da kısıtlamalar, Kübalılar tarafından güçlü bir şekilde desteklendi.
Kübalılara, yaratıcılıkları ve katlandıkları zahmetler için teşekkürler. Küba Çin ve Venezüella gibi ülkelerle kurulan yeni ticari ilişkiler nedeniyle daha güçlü bir ekonomiye sahip olurken, enerji sorununu da çözmeyi başardı. 2006 yılında uygulamaya konan “Enerji Devrimi” projesi ile ülkedeki bütün ampuller yenilendi. Televizyon, buzdolabı, vantilatör gibi elektrikli aletler daha modern ve daha az enerji harcayan tipleriyle değiştirildi. Milyonlarca Kübalı devlet tarafından desteklenmiş, yani pazar fiyatının altında dağıtılan bu ürünlerden yararlandı. Teşekkürler, Enerji Devrimi.
Gerçekleştirilmiş olan enerji tasarrufu ile de halkın istemleri karşılandı. Videoların ve benzeri aygıtların, bilgisayarların, elektrikli ev araçlarının yenilerinin elde edilmesine gelince, bunu zaten, kısıtlamaların ileriye yönelik nedeni bize açıkladı. Böylece Kübalılar daha geniş bir tüketim malı seçimine de kavuştular. Bu nedenle, kısıtlamalar yalnız bir dizi ekonomik yapı faktörü ile açıklandı. Yani, sınırlamalar enerji üretim eksikliğinden kaynaklanmıştı. Zaten, Batı basını da, bu konunun etmenleri üzerinde durarak üzülmedi! Ayrıca, “birçok Kübalının, mütevazı maaşları ile fiyatı piyasalar tarafından belirlenen, satıştaki yüksek bedelli bu mallara erişemeyeceklerini” tekrarlayıp durdu. Medya haklı olarak, bu konunun altını çizmek için acele etti. Evet, bu bir gerçek. Ama, bu gerçek, fakirlik içinde yaşayan dünyanın, çok büyük bir kısmını da ilgilendiriyor. Onların başlıca endişeleri, bir DVD okuyucusu ya da bir mikrodalga fırını elde etmek değil, onların talepleri bugün Küba’da sıkıntı ve acısı yaşanmayan, sağlık ve eğitime ulaşabilmek, günde üç kez yemek yiyebilmektir.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO), son tarım ve gıda raporuna göre, dünyada gıda güvensizliği, bütün gezegende 854 milyon kişiyi etkilemekte. Gıdasızlık çeken bu insanların, 9 milyonu sanayileşmiş ülkelerde yaşamakta.[3] Amerika kıtasında sadece üç ülke, 2015 dünya gıda zirvesinin amaçlarına ulaşmış durumda. Bu ülkeler Küba, Guyana ve Peru.[4] UNESCO’ya göre, şu anda, dünyada her beş kişiden biri okuma yazma bilmiyor, yani, 774 milyon kişi okuryazar değil. 74 milyon çocuk okulsuz.[5] Yine, UNICEF’e göre, her gün beş yaş altı 26.000 çocuk açlıktan veya tedavi edilebilir hastalıklardan hayatını kaybetmekte. Yani dünyada her yıl 9,7 milyon çocuk bu nedenlerden dolayı ölmekte.[6]
Latin Amerika’nın Batı ile olan sorunsal ilişkisi ve Üçüncü Dünya ülkeleri nedeniyle, çokuluslu araştırmalarda, planlı olarak Küba gerçeği hep atlanır, listelerde yer yerilmez çünkü o iyi bir örnektir ve kaçınılmaz olarak da karşılaştırmalar sürecektir.
Cep telefonları
Küba’da, birincisi ekonomik, ikincisi de teknolojik sebeplerle, sınırlanan cep telefonu kullanma hakkı genişletildi.[7] Zaten, 90’lı yıllarda, Batı dünyası tarafından da cep telefonlarına ulaşma imkanı kısıtlanmıştı.
O dönemde Küba’nın, halka cep telefonu sağlamanın dışında başka öncelikleri vardı. Konut, ulaşım ve gıda sorunlarının tehdit edici boyutlara ulaşması, onları daha çok ilgilendiriyordu. Bugün Küba’da gıda sorunu çözülmüş durumda. Ulaşım sorunu çözülmekte, özellikle Çin’den ithal edilen, çok sayıdaki otobüs için de teşekkürler. Konut sorununa gelince, şüphesiz bu, halkın göğüs gerdiği birincil sorun olmaya devam etmekte.
Bu durum Küba’ya özgü bir sorun değil. Dünyanın başta gelen herhangi bir şehrinde aynı gerçek var. Tıpkı, Paris’te de olduğu gibi. Ama bir farkla: Küba’daki konut yetersizliğine Amerika Birleşik Devletleri neden olmakta. Amerika’nın yaptırımları, Küba’da yılda ek 100.000 konutun yapılmasını engellemekte. Paris’te durum böyle değil, onların karşısında saçma sapan bir yanlış var. Sonuç olarak, Paris’te 100.000 fazla konut, rahat sınıfların mülkiyetinde ve boş bulunurken, aynı şehirde 100.000 aile, başlarını sokacakları bir çatı aramakta. Bu duruma karşı bir kanun olmasına rağmen yetkililer bunu kesinlikle uygulamadılar. Küba’da, vatandaşlar, böyle bir skandalı asla kabul etmezlerdi.[8]
İmar Bakanına göre Fransa’da, 1,6 milyon kişi banyosuz ve duş imkânlarından yoksun konutlarda yaşmakta. Bir milyondan fazla Fransız “aşırı nüfus yoğunluğu” diye adlandırdıkları, kuruluşlarda barınmakta. 550.000 kişi pansiyonlarda, bunların da 50.000 çocuk, 146.000 kişi karavanlarda, 86.000 kişi sokaklarda yaşamakta.[9] Hâlbuki Fransa’da iki milyona yakın konut boş, bunlardan 136.554’ü Paris’te. Diğer bir sapıklıkta şu: Yalnız Paris’te, 32.000 boş konut için vergi ödeniyor, oysa bu vergiyi oturarak ödeyebilecek 136.000’den fazla insan var. Fakat yetkililer, bu gerçeğe gözlerini kapamayı tercih ettiler.[10]
Cep telefonları konusuna geri dönersek, bu konudaki kısıtlama sebeplerinden ikincisi teknolojikti (Washington, Küba’nın Florida Boğazı’nda bulunan fiberoptik kabloyla bağlantı kurmasını engelliyor. Ayrıca, bundan dolayı, Kübalıların internete ulaşımları da hala kısıtlı). Küba’nın aşırı derecede pahalı ve kısıtlı bir uydu bağlantısı var. İşte bu haklı sebep yüzünden cep telefonlarına kısıtlama getirilmişti. Ekonomik durum düzelince bu hizmet de nüfusun tamamına sunuldu ama henüz fiyatları çok yüksek. Cep telefonu kullanımı Batı’da yaygın olmasına rağmen, gezegenimizde pek çok yurttaş için, hâlâ lüks.
Otellere giriş
Otellere gelince, iletişim araçları yine bir taraf tutma sınavı verdi. Batı basınının söylediğinin aksine, 1 Nisan 2008 tarihine kadar lüks otellere giriş yasak değildi, ama sınırlandırılmıştı. Buradaki açıklama da sosyal ve ekonomik düzlemde olacak.
1959’da devrimin zaferinin ilan edildiği dönemde, yöneticileri çok kaygılandıran ve de kökünden kurutmak istedikleri bir olgu, doksanlı yıllarda (Özel Dönem’de -ç.n) yeniden dirildi: Fahişelik. Bu sorunu yok etme girişimleri esnasında, Kübalıların karşısına yapmaları gereken birtakım zorluklar çıkınca Havana hükümeti, halkın turistik altyapılara girişini sınırlandırmaya karar verdi. Bu sosyal olgu henüz yok olmadı, büyük ölçüde zayıflatıldı.
Otellerde çalışan sosyal işçilere, emeklerinden ve ekonomiye yapmış oldukları önemli katkılarından dolayı teşekkürler.
İkinci açıklama ekonomik temellidir. 90’lı yıllardan itibaren başlatılan turizmin, baş döndürücü gelişimi karşısında, Küba otelleri yabancılar ve Kübalılar için yetersiz kaldı. Yetkililer tarafından ekonomik bir muhakeme yapılarak, bilhassa yaz mevsimlerinde, yabancılar için bir ayrıcalık yapılmasına karar verildi. Ülkesinin dışında tatil yapacak bir turistin, parasını harcayacağı ülkede beklentilerini bulamayarak hoşnut olmaması, o ülke için önemli bir kazanç kaybı olurdu. Zaten, çok az Kübalı lüks bir otelde harcayabileceği gelire sahip. Ayrıca bu gelirini, diğer sektörlerde harcadığında parası da ülke içinde kalacaktı.
Batı basını yine, Kübalılar için çok yüksek olan otel fiyatlarının, onların gelirleriyle orantısı üzerinde durdu. Associated Pres* (AP) ajansına göre, çok az Kübalı geceliği 173 dolar olan, başkentin itibarlı turistik kuruluşlarından biri, aynı zamanda Ernest Hemingway’ın [11] sık sık gitmeyi tercih ettiği “Ambos Mundos” (dört yıldızlı) oteline para ödeyebilirdi. Haklı. Ama bir farkla! Ünlü bir otelin odasına girmenin, üçüncü dünya vatandaşları ve gelişmiş ülkelerde yaşayanların büyük bir bölümü için de lüks olduğu gerçeğinin altının çizilmesi bir kez daha unutulmuştu. Karşılaştıralım, örneğin, kaç Fransız, Paris’te bulunan beş yıldızlı Ritz otelinin bir odası için (en ucuz tarifeyi söylersek) 730 dolar ödeyebilir?
Ekonominin liberalleştirilmesi mi?
Bir ihtimal mi? Bu reformlar Küba ekonomisini liberalleştirmeye doğrumu götürüyor?[13] Bunu düşünmek yanlış olurdu. 80’li yıllarda Kübalıların, bolca bulunan tüketim mallarına rahatlıkla ulaşabildiklerini hatırlamak gerekir. Daha uzun yürürlükte kalması doğru bulunmayan kısıtlamaların kaldırılması üzerine kısa bir tartışma yukarıda yapıldı.
Diğer yenilikler de hızlı bir şekilde uygulanmalı. Aynı zamanda Küba hükümeti, tarımsal üretimi artırmak için, kullanılmayan toprakları küçük özel girişimcilere kiralamaya karar verdi. Zaten, şu anda temel gıda maddelerinin fiyatları da zirveye tırmanmış durumda.[14]
Küba’da akla uygun değişimler, 1959 yılında gerçekleştirildi. Ada bu tarihten beri sabit evrimi içinde, ve de orada sürekli eleştiriler yapılmakta. Bundan emin olmak için, ulusal, özel olarak da günlük gazetelerden Juventud Rebelde (Asi Gençlik) ve Trabajadores’i (İşçiler) okumak yeterli. Bu gazetelerin sesleri üst noktalarda ve ödünsüz. Üst düzey yöneticiler arasında, bu tartışmaları canlandırmak, sürekliliğini sağlamak konusunda, inkâr edilemez bir politik istek var. Raul Castro’nun kızı seksolog Mariela Castro, lezbiyen, gey azınlığının haklarını ve “Sosyalizm, ama daha az yasaklı” düşüncesini savunuyor.[15] İletişim araçları ise, bu gerçekleri algılamıyormuş gibi numara yapıyorlar. Hayır, tam tersine onlar -beklentilerini- ifade ediyorlar.
Çokuluslu haber kaynakları, Washington ve Avrupa Birliği, Kübalılar Pazar ekonomisine geri dönmeyecekler. Onlar, daha rasyonel, daha dürüst ve çağdaş sosyalizmi kurma yolundaki mücadelelerine devam edecekler.
*Salim Lamrani: Amerika Birleşik Devletleri ile Küba arasındaki ilişkiler konusunda uzman. Bu konuda birçok kitabı var. Fransa vatandaşı, profesör, gazeteci ve yazardır.
Dipnotlar:
(1) Will Weissert, «Raul’s Reforms May Strengthen Communism», 2 de abril de 2008.
(2) Will Weissert, «Castro Reforms: Dvd’s, Farms for Cubans», The Associated Press, 2 de abril de 2008.
(3) Organisation des Nations unies pour l’alimentation et l’agriculture, L’état de l’insécurité alimentaire dans le monde 2006 (Rome : FAO, 2006), p. 8.
(4) Ibid., p. 17.
(5) Institut de statistique de l’UNESCO, «Alphabétisme», 9 de abril de 2007. http://www.uis.unesco.org/ev.php?URL_ID=6401&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201 (sitio consultado el 15 de abril de 2008).
(6) UNICEF, La situation des enfants dans le monde 2008. La survie de l’enfant (New York, décembre 2007), p. 1.
(7) The Associated Press, «Cuban Restrictions Eased By Raul Castro», 2 de abril de 2008, Will Weissert, «Cubanos hacen largas filas para comprar celulares», The Associated Press/El Nuevo Herald, 15 de abril de 2008.
(8) Droit au Logement, «Le logement en chiffres: exclusions et inégalités», 2002. http://www.globenet.org/dal/index.php3?page=SOMMSITUCHIF (sitio consultado el 15 de abril de 2008).
(9) Ministère du Logement, de l’Equipement et des Transports, Questionnaire de la Commission de la Production et des Echanges. Projet de LFI pour 2001 & INSEE, enquête 2001 sur la population «fréquentant les services d’hébergement et les distributions de repas chauds», in Droit au Logement, op. cit.
(10) Droit au Logement, op. cit.
(11) Will Weissert, «Thanks Raul: Cubans Can Stay in Hotels», The Associated Press, 1 de abril de 2008.
(12) Hôtel Ritz Paris, «Tarifs».
http://www.ritzparis.com/jump_to.asp?id_target=1250&id_lang=1 (sitio consultado el 15 de abril de 2008).
(13) Reuters, «Les téléphones portables désormais autorisés à Cuba», 14 de abril de 2008.
(14) The Associated Press, «Cuba Lends private Farmers Unused Land», 1 de abril de 2008; Andrea Rodriguez & Will Weissert, «Communiste Cuban Solution: Private Farms», 5 de abril de 2008.
(15) Alessandra Coppola, «Socialismo, ma con meno proibizioni», Corriere della Sera, 27 de marzo de 2008.
* Associated Press (AP), Bu tip şirketler içinde en yaygın ağa sahip olan Amerikan haber ajansıdır. AP, ABD başta olmak üzere gazetelere, TV ve radyo istasyonları gibi kuruluşlara, kendi personeli tarafından geçilen haberleri servisi yapan bir şirkettir. ABD dışında da pek çok gazeteler, Internet siteleri gibi haber kaynakları AP'ye üyedir ve bu ajansın haberlerini yayınlarında kullanırlar.
[www.voltairenet.org adresindeki İspanyolca’sından Atiye Parılyıldız tarafından Latinbilgi (Sendika.Org) için çevrilmiştir]
Kaynak : Sendika.Org (Teşekkürler)
ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ
Venezüella'nın Küba Büyükelçisi Adan Chavez ile Söyleşi - "Ü
Venezüella’nın Küba’daki Büyükelçisi, Chavez’in abisi, Bolivar Hareketi’nin yöneticisi ADAN CHAVES, 18 Nisan günü Venezüella’da beni kahvaltıya davet etti. Bu fırsattan yararlanarak kendisi ile kısa bir söyleşi yaptım.
ALAN WOODS: Bildiğim kadarıyla mütevazı bir aileye sahipsiniz. Aileniz hakkında birkaç şey söyleyebilir misiniz?
ADAN CHAVES: Şüphesiz, ben Venezüella’nın batısındaki Los İlanos bölgesinde bulunan Estado Barinas’lıyım. Bir tarım bölgesidir. Temel geçim kaynağı hayvancılıktır. Annem ve babam öğretmendiler. Şimdi emekli oldular. Babam 1998’den beri yönetici. Altı erkek kardeşiz, en büyükleri benim.
A .W : Politikaya nasıl girdin? A .Ch : 16 yaşımdayken, askeri, keskin, Marksist-Leninist bir örgüt olan MİR (Şili) ile ilişki kurdum. Orada başladı benim politik şekillenmem ve devrimciliğim. 3 yıl sonra bu örgüt dejenere olmaya başlayarak iki fraksiyona bölündü. Bir kısmı “Yeni alternatif” adıyla bir partiye dönüşürken, diğer kısmı MİR adıyla devam etti. Her iki kısmada katılmamaya karar verdim. Revizyonistler ile anlaşamıyordum. Kitleler ile gerçekten bağ kurabilen devrimci bir parti kurmak gerektiğini düşünüyordum.
A .W : O halde ne yaptın?
A .Ch: Bir grup genç olarak üniversitede çalışmaya başladı. Venezüella Devrimci Partisi’ne (PRV) girinceye kadar bir buçuk yılı böyle geçirdik. İllegal bir parti idi .Ünlü gerilla Douglas Bravo tarafından yönetiliyordu. Bizler partinin şehir gerillaları idik. Parti gizli yapısı nedeniyle kitleler ile bağını geliştiremiyordu. Ayrıca parti çok dogmatik ve sekterdi, aynı MİR gibi yönetildi ve bitirildi. Devrimci bir hareketi başarıya ulaştırmak ve halkın desteğini alabilmek için, halk kitlelerinin, içinde etki yaratacak güçlü bir kuvvete sahip olmamız ve ordunun desteğine güvenmemiz gerekiyordu. Bu sırada kardeşim Hugo Chavez orduda çalışmaktaydı. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan memnun olmayan ve onu değiştirmeyi düşünen ilerici, yurtsever subaylardan küçük grup oluşturdu. Kardeşimin bu grup içinde bulunduğunu parti yöneticilerine haber verdim ve iki kısım arasında bir ilişki kuruldu. Hugo Chavez’in ayrıca diğer sol gruplar ile de ilişkisi vardı. Her ne kadar PRV bitiyor ise de yeni oluşan bu hareketi de tanımak gerektiğini düşünüyordum. Ben yeniden örgütsüz, kendine özgü bir gerilla olarak kalmıştım. Ama yurtsever subaylar ile ilişkilerimizi devam ettirdik ve yapabileceğimiz yardımları esirgemedik. Okuyorlardı, tartışıyorlardı. Sonuçta sivil-asker birleşerek Simon Bolivar-Simon Rodriguez-Ezequiel Zamora’nın devrimci ideallerini geri getirmeye karar verdiler. Böylece “Devrimci Bolivar Hareketi-200 (MBR-200)” yaratılmış oldu.
A .W : Ama, sen bir Marksist değil misin?
A.Ch : Elbette
A.W : O halde, Devrimci Bolivar Hareketi’nin içinde Marksizimi nasıl görebiliyorsun?
A.Ch: Marksizm’in doğruları ile , S. Bolivar, S. Rodriguez, E.Zamora’nın doğrularını değiş –tokuş ederek toplumumuza uyarlamak zorundaydık ki bunlar zaten, aynı tarzda şeylerdir. Marksizm’in bilimsel metodu gereksinmedir. Biz bir hareketi, üç köklü bir ağacın temeline oturttuk. S. Bolivar, S. Rodrigues, E. Zamora . Eğer sen bunları okumuş olsaydın Marksizm ile kesin olarak çelişmeyeceğini hemen anlardın. Onlar bağımsızlığın, eşitliğin, demokrasinin, insanlığın prensiplerini savunuyorlardı.
A.W: Bu prensipleri gelişmiş kapitalist sistemin altında sürdürmek mümkün değil mi?
A .Ch: Kişisel olarak ben, düşünüyorum ki, hayır.. Başkan sosyalizm ve kapitalizm arasında ‘üçüncü yol olarak’ adlandırılan tercihi dikkate alıyordu ki onu deniyoruz. Ama Başkan son aylarda ‘kapitalizm köleliktir, Devrimci Bolivar Hareketi için üçüncü bir yol yoktur sosyalizme gitmek zorundadır’ dedi. Bu sonuç hiç tesadüf değildir…Bu ürüne tartışmaların, müzakerelerin, deneyimlerin ve somut durumun derin analizinden ulaşıldı. Ve de Başkan’ın söylediği gibi sosyalizm yolunu tercih etmek zorundayız. Bolivar devrimi için üçüncü bir yol yoktur. Biz bunun farkına vardık. Sosyalist sistemde insan sermayeden önce gelir. Bu açık-berrak .Ancak sosyalizmin ilkelerini koşullara uyarlamak gerekir. Tabi ki Başkan, bunun dışındaki formüllerin önemli olmayacağını söylemek istemiyor.
A.W : Sanıyorum ki benim “Hak ve Devrim” adlı kitabımı okuyorsun. Onun hakkındaki fikirlerini bana söyleyebilir misin. Bütün samimiyetinle konuşabilirsin!
A.Ch: Bana mükemmel bir kitap gibi göründü. Onu henüz bitirmedim. Ama bende “Marksist felsefenin doğaya uygulanmış bir analizinin, tartışıldığı izlenimini” bıraktı. Ben bir fizikçiyim ve bu bana olağan üstü ilginç göründü. Evrenin kökeni hakkında yazıyorsun ki bütün bunlar, benim çok ilgimi çeker ve beni daima çok heyecanlandırır. Evrenin yeterince ihmal edilmişliği ise çok üzücü.
A.W: “Hak ve Devrim Kitabımın Küba basımı çıkmak üzere, onu tanıtmakta bana yardım edeceğini umuyorum.
A.Ch.: Bir zevk, büyük onur olurdu.
A.W: “Venezüella’nın dışarıdaki elleri (Manos fuera de Venezuella)” adıyla, devrim ile dayanışma kampanyası organize ettiğimizi biliyorsun. Şu anda dünyada 30’dan fazla ülkede aktif durumda. Bu konu hakkındaki düşüncelerin nelerdir?
A.Ch: Bana çok önemli bir girişim gibi görünüyor. Devrimci Bolivar Hareketine karşı süren, medyanın iftira kampanyasına, karşı koymak için mücadele ettiğini görüyorum. Kampanyanın dünya halkları arasındaki birliği ve dayanışmayı temsil ettiğini ve de bu yardıma Venezüella’nın layık olduğunu düşünüyorum.”
CRM-El Militante-19.Nisan.2005 Bu röportaj Alan Woods tarafından yapılmıştır.
Atiye Parılyıldız tarafından İspanyolca aslından Türkçe’ye sendika.org için çevrilmiştir.
Sosyalizm İnsan Doğasına Aykırımıdır?
Bu fikrin temeli esasen insanın “kötü yaratılışlı” olduğu düşüncesidir. Oysa insanoğlu ne iyi yaratılışlı ne de kötü yaratılışlıdır. Tüm diğer canlılar gibi insanın da temel kaygısı kendi varoluş koşullarını güvenceye almak ve geliştirmektir. Bu temel çaba kendisini değişik şartlar altında değişik davranışlarla gösterir. Bu, bencilce davranışlar biçiminde ortaya çıktığı gibi, kolektivist, paylaşımcı, fedakârca davranışlarla da ortaya çıkar. Ancak işin derinine inecek olursak, insanın en temel özelliğinin onun toplumsal bir varlık olması olduğunu, bu nedenle varlığını sürdürme çabasının bireysel olmaktan çok toplumsal, kolektivist bir öz taşıdığını ve bunun başka türlü olamayacağını görürüz. Bencilliğin en azılı savunucuları dahi başları sıkıştığında kendilerine yardım elinin uzatılmasını beklerler. Aslında bu, insanların geneli için oldukça yaygın bir durumdur ve özellikle zor anlarda kendisini tüm açıklığıyla gösterir. Sevdiklerimiz için yaptığımız fedakârlıklar, savaş, doğal afet gibi yıkım durumlarında hep gözlediğimiz büyük yardımlaşma ve özveri bunun ifadesidir.
Bencilliğin, bireyciliğin en büyük propagandasının yapıldığı günümüz kapitalist toplumunda bile emekçi kitleler nezdinde bu tür davranışlar değil, tam aksine özverili ve paylaşımcı davranışlar övgü konusudur. Toplum katında bencillik genelde tasvip edilmeyen bir niteliktir. Bencil insanlar iyi gözle görülmezler, saygınlık uyandırmazlar. Öte yandan, özveri ve paylaşma her şeye rağmen o denli güçlü toplumsal temellere sahiptir ki, egemen kapitalist sınıfın temsilcileri dahi toplumu kendi çıkarları doğrultusunda seferber edebilmek için halkın duyarlı olduğu bu değerleri istismar ederler. “Hepimiz ülkemiz için özveride bulunmalıyız!”, “İnsani yardım için evlatlarımızı diğer ülkelere savaşmaya göndermeliyiz!” vs. vs. Sonuç olarak, tüm bunlar insanın bencil yaratılışlı olduğu düşüncesinin doğru olmadığını göstermektedir.
İşin aslında insan türü gezegen üzerindeki 2 milyon yıllık varlığının sadece son 6 bin yılını sınıflı toplum düzeni altında yaşamıştır. Bu, 24 saatlik günün 4 dakikasına eşittir. Yani insanoğlu 2 milyon yılın aşağı yukarı tamamını sınıfsız, eşitlikçi bir toplumsal düzen altında geçirmiştir. Sınıfsız, eşitlikçi bir toplumun hayal olduğunu söyleyenler insanoğlunun tarihini bilmezden geliyorlar. Üstelik sınıfsız ve eşitlikçi temellerde yaşayan insan toplulukları her şeye rağmen çok yakın zamanlara kadar varlıklarını sürdürdüler ve hatta bu tür topluluklar dünyanın ücra köşelerinde günümüzde bile varlar.
Ancak yine de insanların günümüz kapitalist toplumunun koşulları altında hiç de azımsanmayacak oranda bencilce davranmaya eğilim gösterdikleri bir gerçektir. Burada sorun insanın doğası olmayıp onun içinde yaşamaya mecbur bırakıldığı şartlardır. Bu bakımdan önemli olan şartları değiştirmektir. Öyle ki, insanlar bencilce eğilimler doğrultusunda değil, paylaşımcı eğilimler doğrultusunda davransınlar. İşte sosyalizm, şartların bu yönde bir değişimi ve insanları “bencilce” davranmaya iten nesnel koşulların ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Esasen daha şimdiden kapitalizm altında yaratılmış muazzam üretici güçler özel mülkiyet boyunduruğundan kurtarıldığında büyük bir toplumsal bolluk yaratılacak ve böylece insanlar ihtiyaçlarının tatmini için birbirinin gırtlağına sarılmaya gerek duymayacaklar. Öte yandan buna serbest zamanın artışı ve eğitimin muazzam bir yaygınlaşması eşlik edecek ve bu temelde ilerleyecek sürekli bir kültürel dönüşümle sınıflı toplumun ürünü olan egoizmin kökü daha hızlı kuruyacaktır.
Kaynak : Marksizm ve Gençlik
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KemalistSosyalistler'e Bir Kaç Eleştiri
KemalistSosyalistler'e Bir Kaç Eleştiri
Geç zamanlı olsada bir dönem işleyişinde yer aldığımız kemalist sosyalistler sitesinin yöneticilerine bu cevabi yazıyı yazmamız gerekiyordu.Siteden bir gecede ansızın mantıksız nedenlerle uzaklaştılmak yabancısı olduğumuz bir şey değildir.Daha başka forumlarda "gönül verdiğimiz" arkadaşlarımızın (biz öyle sanıyorduk) ihanetlerine alışmış olsakta beklenmeyen her olumsuzluk nasıl üzerse insanı bizi de öyle üzmüştür.Lakin bu "devrimci darbe" meraklısı ve "ihanet" düşkünü şahıslara karşı da meydanı asla boş bırakmaya da niyetimiz yoktur.Öfkelensekte,üzülsekte,genlerimize işleyen solculuğumuzla bu kişilerin "kafa karıştırmalarına ve yanlış bilinçlendirme" lerine karşı kayıtsız kalmayacağız!
Forumdan uzaklaştırılmamızın ertesinde Onur Güngör yıldırım hızıyla bir kaç sözde "tez" içeren yazılar yayınlayarak içindeki herşeyi açıkça ortaya koymuştur.
Bu yazılardan birisi "Marksizm emperyalizm'in ajanı haline gelmiştir" başlığını taşıyan ve malesef samimi olduklarına inandığımız bu arkadaşların "gerçek yüz"lerini ortaya çıkaran bir yazı olmuştur.Tabi bizim amacımız bu burada sorunları kişiselleştirmek ve kavga etmek değil..Lakin bu "kemalistsosyalist" arkadaşların son yazılarına ilişkin bir kaç eleştiri yapmak zaruridir.
Onur Güngör' ün kaleme aldığı "Marksizm emperyalizm'in ajanı haline gelmiştir" yazısındaki iddialar başlığından da anlaşılacağı üzere marksizme "sövme" "yerme" amacından başka bir şey değildir.Şimdi Onur Güngör'ün yazısındaki iddialarına bir göz atalım ve bu "arkadaşın" ideolojik ve teorik meselelerde nasıl henüz abc seviyesini bile aşamadığını gözler önüne serelim...Bundaki amacımız O.Güngör'ü rezil etme küçük düşürme değil sadece kendisine bazı temel gerçeklikleri yeniden gösterme ve hatırlatmadır.
"Marksist ideoloji, işçi sınıfı kimliğini kışkırtan yönüyle emperyalizmin “kimlikleri devletlere karşı kullanan, insanları birbirine düşüren, ülkeleri istikrarsızlaştıran politikası”na hizmet etmektedir" (O.Güngör)
Onur arkadaşımızın radikal bir marksizm düşmanı olduğunu bariz gösteren bir cümle...Başlığa bakarak aldanmayın..Başlıktaki "..haline gelmiştir" yani "dönüşmüştür" anlamını kullanarak marksizm nefretini gizlemeye çalışmışsada nitekim daha birinci cümlesinde kendisini ele veriyor..Bir kemalisti Marksist olmamakla asla suçlayamayız ama bir kemalistin marksizme haksızca çamur atarak tahrif etmesine de izin veremeyiz.Bilimsel namusluluğun gereği budur!
Emperyalizm sınıf kimliklerinden ziyade etnik kimlikleri kışkırtarak bir ülkeyi böler ve parçalar...Tarihi iyi incelersek özellikle "ingiliz emperyalizmi" ve onun daha acımasız ve modern versiyonu olan "amerikan emperyalizmi" ni ve ülkelerdeki faaliyetlerini gözönüne alırsak bu gerçek apaçık meydana çıkar..Osmanlı'da balkan milliyetçi isyanları,kürtlerin örgütlü "bağımsızlık" hareketi çalışmaları,ermeni faaliyetleri vs vs..hep ingiliz emperyalizminin parmağıyla hayat bulmuş olan hareketlerdir.Sosyalist Yugoslavya ve Sovyetler Birliği'nin dağıtılma aşamalarını da dikkatle analiz edersek özellikle "etnik ve dini" kışkırtmaların etkin olduğunu görürüz.Demekki gerçek olan emperyalizmin "sınıf kimliği" ni değil "etnik ve dini" kimlikleri kışkırtarak bir ülkeyi ve devleti zayıflatıp böldüğüdür.Çünkü emperyalistler de şunun farkındadır ki özellikle de az gelişmiş ülkeleri kontrol altına almak için "kriz" çıkarmak gerekir.Bu tip ülkelerde insanlar "din ve milliyetçilik afyonları" ile kolayca uyuşturulabilip birbirine kırdırıldığından "sınıf kimliği" tercihi emperyalizm için hem tehlikeli hemde gereksiz kalır.En basitinden günümüz de ülkemizde ve dünyada yaşanan gerginlikleri incelediğimizde yine karşımıza "etnik ve dini" nedenli çatışmalar çıkar...Şu an Irak'ın yaşadığı siyasal kriz hem etnik hemde dini (mezhep) nedenlidir.ABD'nin etnik ve dini kimlikleri kullanarak ülkeyi hala nasıl bir "kronik kriz" durumunda tuttuğuda bir gerçektir.Tabi Onur Güngör arkadaşımız bu dünyada değilde başka bir dünyada yaşadığından olsa gerek bu gerçekleri bir türlü göremiyor!Neyse..Peki şu sorulamazmı? Marksizm,emperyalizm tarafından hiç kullanılmadımı yani? Elbette kullanıldı!Lakin bu bir ülkede sosyalist solu bölmek ve etkisizleştirmek yada kamuoyunda prestij kaybettirmek amacıyla CIA tarafından kurulan "panzehir sol partiler ve illegal örgütler" tarafından yapılır.Bundaki amaç bildiğimiz üzere, sosyalist sol içinde "fraksiyonlar" yaratarak bölerek toplu hareket faaliyetlerini kırmak ve bu farklı fraksiyonları da birbirine düşman etmektir.Devleti zayıflatmak değil! Tam tersine o devlet emperyalizmin güdümünde olduğu için devleti güçlendirme adına yapılır!"
"Emperyalizm, marksizmin “devlet sistemlerini, sistem dışı örgütlerle zayıflat ve yık” ilkesiyle tam bir uyum halindedir. Emperyalizm marksizmi kullanarak, sistem içinde kalarak mücadele edecek, toplumsal dönüşümü bu yolla gerçekleştirebilecek örgütler önüne engel çıkarmakta ve devleti kuşatma görevini yerine getirtmektedir."(Onur Güngör)
Kulağa ne kadar da hoşgelen "cilalı"sözler değilmi? Tabi bu sözler Marksizm ve emperyalizm üzerine kıyısından ucundan biraz okuyan derinlemesine analiz etmemiş çözememiş ve belli ön yargılara sahip "sivri zekalar" için cilalıdır..Bizler için değil!
Onur arkadaşımız iddiayı ortaya atıyor ama ya örnekler?? Örnek vermiyor?? Hani ispat? İddia 'nın olduğu yerde referans da olur..Yoksa o iddia bir iftiradan öteye gitmez..Ülkemizde ki günümüz "Blanquist" illegal sol örgütleri kast ediyorsa eğer bu komiklikten öteye gitmez..Çünkü söz konusu örgütlerin Marksizmi "kartvizit" olarak kullanmaktan öteye ideolojik bir derinliği yoktur.Farz-ı misal bir kaç adam bir örgüt kuruyor ve ideolojik olarak kemalizmi benimsiyorlar..Ve daha sonrada "devlet" e karşı "zayıflatıcı" eylemlere girişiyorlar,uyuşturucu kaçakcılığından pay alıyorlar ve emperyalizmin taşeron eylemciliğini yapıyorlar..O halde şöylemi dememiz gerekir? "Kemalizm emperyalizmin ajanı haline gelmiştir" Sıraladığımız icraatleri yapanlar değil suçlu olan tamamen ve yalnızca ideoloji öylemi??Onur arkadaşımız iddialarıyla "evet öyle" diyor ve fikirsel acizliğini gösteriyor...Emperyalizmin taşeron eylemciliğini yapan sözde "marksist" örgütlere bakarak marksizme kara çalmak ve küçük göstermek "liberal ahmak"lıktan başka bir şey olamaz.Onur arkadaşımız da içindeki tükenmez marksizm nefretinin verdiği heyecanla mantıksız çalakalem sözler yazarak ancak kendisini küçük düşürebilir.Bir siyasi mücadelenin yasa dışı faaliyetler göstermesi (burada uyuşturucu ve benzeri gibi tiksindirici faaliyetleri kast etmiyoruz) onun illa emperyalizmin ajanı olduğu anlamına gelmez.Ölçü bu değildir.Legal yada illegal her siyasi hareketin ölçüsü, teoriksel ve eylemsel tutarlılığıdır.Kemalist bir hareketin emperyalistlerin güdümünde ideolojiye aykırı eylemlere girişmesi büyük bir tutarsızlık ve çelişki ise aynı şey marksizm içinde geçerlidir.Burada suçlu olan "ideoloji" değil eylemi gerçekleştirenler yani EYLEMCİLERDİR!!
Onur Güngör ve onun gibileri marksizmi bilmezler..Marksizm dendiğinde tek bildikleri şey "işci sınıfının kışkırtılmasıdır.".Bir adam biraz işci sınıfından sendikalardan sınıf bilincinden söz ettiğinde Onur Güngör ve arkadaşları hemen ürkerler...Sonrada "devrimci darbe(!)" adı altında İHANET ederek bu sınıf bilinçli insanlardan "kurtulmak "isterler..Ortak paydaların amaçların önemi yoktur onlar için..Tek bildikleri kemalistler.net sitesindeki faşistler misali 6 oku sıralamak "atam atam sen kalk ben yatam" demektir.Araya bir de deniz gezmiş ve che guevara resimleri ve sözlerini sos niyetine eklerler ki "solcu görünelim " yanılsaması sağlam yürüsün...Nede olsa Perinçeğin lahre-i tedrisatından geçmiştir Onur Güngör ve bu işleri iyi bilir...Latin amerikada marksist partiler birer birer iktidar olurken Onur Güngör ve ekibi onları kendisine yakışacak bir çelişki ile onları alkışlamaktanda geri kalmaz!Sınıf bilincine düşmandır ama sınıf bilinci ile zafer kazananları da alkışlar!!
"Bugün dünyadaki ve Türkiye’deki pek çok marksist örgütün doğrudan veya dolaylı emperyalizmle bağı vardır. Bu düşünceyi aklı almayanlara ben şunu sorarım, bugün emperyalizmin üretip desteklediği, kullandığı ve kullanmaya devam ettiği her türlü dinci akım da emperyalizm karşıtlığı kılığıyla karşımıza çıkmıyor mu? İşte marksizmin tutucu düşünce yapısı, ilerici fikirler üstünde baskı yapabilmenin aracı haline dönüşmüştür. "(Onur Güngör)
Bu iddiasına cevabı yukarıda yazdıklarımızla zaten vermiştik...Anlayan anlar zaten..tabi zekası olanlar.."İşte marksizmin tutucu düşünce yapısı, ilerici fikirler üstünde baskı yapabilmenin aracı haline dönüşmüştür. " diyor büyük bilge! Öyle bir bilgeki bir yandan "marksist katvizitli" örgütlerin emperyalizmle bağlarının olmasının suçunu ideolojiye yüklüyor bir yandan da Marksizmi,ilerici düşünceler üzerinde baskı aracı olan tutucu bir düşünce yapısı olarak nitelendiriyor..Ve de bunu yaparken hiç utanmadan sıkılmadan "...her türlü dinci akım da emperyalizm karşıtlığı kılığıyla karşımıza çıkmıyor mu? " diyerek te iddiasını sağlamlaştırmaya çalışıyor..Marksizm ile kökten dincileri aynı kefeye koymak!! Yapılırmı? Onur Güngör yapar neden yapmasın ki..? Neyse..
Marksizm tutucu ve katı bir düşünce yapısı içeren bir ideoloji değildir..Onur Güngör zahmet edip Marx-Engels 'i kendi eserlerinden okumuş olsaydı tabi (beyni ile okumasını da tavsiye ediyorum ısrarla) öyle olmadığını anlardı..Marx'ın çoğu eserinde dile getirdiği tezler dikkat edilirse genelde ucu açık olan tezlerdir..Marx hiç bir zaman hiç bir tezinde katı ve "olmazsa olmaz" tavrını koymamıştır..Çünkü bilimi ve bilimselliği yücelten birisi olarak kendisi ile çelişeceğini çok iyi biliyordu..Çünkü Marx bizim dar kafalı kemalistlerimiz gibi bilimden bilimsellikten söz edip eski bayatlamış düşünceleri savunmadı! "Her yeni yüzyılın yenilikleri bir önceki yüzyıla bir başkaldırıştır" diyen birisinden de bu beklenemezdi zaten.Marx için sosyalizmin tek bir amacı vardı ve oda “özgürlük”. Marxizmi sadece “işci sınıfının kurtuluşu” olarak algılayan sözümona Kemalistler ve türksosyalistlerimize verilebilecek en iyi cevabı yine Marx’ın kendisi şöyle veriyor;” İşci ücretlerinin zorla ve güç kullanarak yükseltilmesi,kölelerin daha iyi ücretlendirilmesinden öte bir anlam taşımayacatır.Bu nedenle ne işe ne de işciye insani bir karakter yada onur kazandırmayacaktır.” (Das Kapital)
Öte yandan Onur Güngör “kemalist sosyalizm üzerine” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanıyor.
“Kemalist sosyalizm, marksizmin sınıfsal gerçekleri gösteren yönünü kabul etmekle beraber, tartışılmaz ve yüce bir ideoloji olduğunu kabul etmeyecektir.”
Hangisine inanalım?” Marksizm emperyalizmin ajanımıdır yoksa sınıfsal gerçeklikleri gösteren bir ideolojimidir??Ve de tutucu düşünce yapısına sahipmidir değilmidir?? “İncili Allah göndermiştir ama sonradan bozulmuştur ve gecerliliği kalmamıştır” diyen müslümanlar dan ne farkı kaldı bu sözlerin acaba?? Ayrıca hangi aklı selim marksist “marksizm tartışılmaz bir yüce ideolojidir” demiştir yada öyle benimsemiştir?? Marksizmin en büyük otoritesi sayılan Lenin bile Marksizmi yeniden yorumlayıp kendi zamanına gore güncellemedimi?? Başarısının sırrı bunda saklı değilmiydi? Dünya marksistleri içinde bu ideolojiyi tartışılmaz yüce olarak gören kimse olmamıştır.Sadece Marx’ın bazı tezleri 2.enternasyonel sosyalistleri tarafından “mutlak gerçekler” olarak benimsenmiş yani dogmalaştırılmıştır
Bu dogmaları red eden ve marksizmi yaratıcı bir zeka ile ele alan bolşevikler devrim sonucuna ulaşırken ortodoks marksistlerin bugunkü hali mecalleri de “liberal sol” saflarda yer almaktan öteye gitmemiştir.
Bugün marksizmin bütün temel eserlerini ve önderlerin yazılarını ezbere bilen bizim “türk marksistlerimizin” başarısızlıklarının da gerçek sebebi sadece okuduklarının tekrar etmek yani papağancılıktan öteye gitmemek değilmidir aslında??
“ Kemalist olmayan bir sosyalistin ayağının Türkiye topraklarına bastığı iddia edilemez. Kemalist sosyalizm, ayağı Türkiye topraklarına basan bir sosyalist anlayışı temsil eder. Sosyalizm mücadelesinde anti-kemalist olanlar Türkiye sosyalizminin engelidirler ve direk karşı-devrim cephesindedirler.” (Onur Güngör)
İşte size statükocu bir kemalistin bariz sözleri..”Kemalist değilsen ayağın bu ülkeye basmıyordur ve sen karşı devrimcisindir!” Onur Güngörün yukarıda verdiğimiz alıntısının meali budur.Kemalizmi benimsemiyorsanız “düşman “ olarak hedefsiniz.”ya Kemalistsiniz yada değilsiniz “diyor Onur Güngör hazretleri..Bir sosyalistin anti Kemalist olması onun radikal bir Atatürk yada Kemalizm düşmanı olacağı anlamına gelmez..Her insan bir ideale ütopyaya inanır..Önemli olan ortak paydalarda buluşabilmek ve toplu bir güç haline gelebilmektir.Onur Güngör’ün yaklaşımı günümüzün “ya bizden olursunuz yada yok olursunuz” diyen “Neo-con” lardan ve de Nazilerin benzer propagandalarından farklı değildir!!
“Biz de bundan sonra Marksist dogmatizme karşı savaş ilan etmeliyiz, bu dogmatizme karşı savaşım, ilericilerin özgürlük mücadelesidir. Marksist dogmatizmin kalıntıları dilimizden ve zihnimizden silinmelidir. Kapitalizme karşı savaşta ve sosyalizm mücadelesinde marksist jargonları bırakıp kendi dilimizi geliştirmeliyiz.” (Onur Güngör)
Onur Güngör,yukarıda verdiğimiz alıntılarda “marksizmin sınıfsal gerçekliklerini” kabul ediyoruz derken bu pasajında da marksist jargonları bırakmalıyız ve onu zihnimizden silmeliyiz diyor??? Tutarsızlığın ve dengesizliğin bu kadarı ancak Onur Güngör de olabilir..Marksizmin sınıfsal analiz ve tahlil yöntemlerini kabul etmek demek onun jargonunu da kullanmak zorunda kalacağın anlamına gelir.Gerçekliğini kabul ettiğin bir düşüncenin jargonunu da red edemezsin.Ederim dersen karşındakilerde gülerler..Öte yandan Marksist dogmatizmi silmekten bahsederken aslında direkt olarak marksizmin kendisini silmekten bahsediyor.Çünkü sözümona bir “kemalist sosyalist” olarak onun en temel vazifesi once marksizmi ortadan kaldırmaktır.Diğer bütün sözde kemalistler gibi…Ama tabi bunu yaparken dilinden düşürmediği bir sosyalizm kavramını kullanıp durur...Lakin o sosyalizmin ne olduğunu daha kendisi de bilmemektedir.Ama bir şeyi çok iyi bilir Onur Güngör ve bildiğide şu sözlerinde saklıdır;
“Kemalist sosyalizm, sosyalizm stratejisinde sosyalizme eğilimli sınıflarla beraber yürürken hiçbir sınıfın rolünü abartmayacaktır. Sosyalizm mücadelesini sosyalizmin bilincine varmış insanlar yapacaktır, sosyalizmin bilincine varmış ve bunun gereğini yerine getiren insanların sınıfsal kökeninin önemi yoktur.”(Onur Güngör)
Sosyalizme eğilimli sınıf diye bir tanımlama Onur Güngör ün abuk sabuk bir icadıdır.Sosyalist mücadelede temel ve öncü sınıf tartışma yapılır..Ülkenin soso-ekonomik ve politik analizine göre örneğin; "Köylü sınıfı mücadele de temel güç işci sınıfı da öncü güç olacaktır!" denir!Öğrenci ve aydın sınıfının öncülüğündeki bir sosyalist hareketin de uzun vade de başarılı olma şansı yoktur.Yakın tarih bunun örnekleri ile doludur.Onur Güngör ve onun gibileri işci ve emekçi sınıfının olası iktidarını hayal etmekten daima korkarlar.İşte bu yuzden “sınıfların rolü abartılmamalıdır” derler."Böylece bunlar, sınıf ayrımı yapmaksızın, toplumun tamamına, hatta tercihan egemen sınıfa seslenip duruyorlar. Çünkü bunların sistemini bir kez anladıktan sonra, insanlar nasıl olur da mümkün olan en iyi toplum için mümkün olan en iyi planın bu olduğunu görmemezlik ederler? Yine bunlar, her türlü siyasal, ve özellikle de her türlü devrimci eylemi reddederler; amaçlarına barışçıl yollarla ulaşmayı arzularlar ve zorunlu olarak başarısız kalmaya mahkum küçük deneyler ile ve örnek gösterme ile, yeni toplumsal İncil-i Şerif yolunu açmaya çalışırlar. (Marx-Engels)
Onur Güngör bu yazdıklarımızdan sonra bize şu cevabı verebilir;"Biz marksizmin dogmatikleştirilerek önümüze sunulmasına karşıyız ve düşmanlığımızda bunadır." Ancak bu asla inandırıcı olmaz.Çünkü Onur Güngör daha yazısının başında marksizmi "işci sınıfının kimliğini kışkırtan" bir ideoloji olarak tehlikeli bulduğunu açıkca belli etmiştir.Onur Güngör,sosyalistim diye bağırmasına rağmen asla gerçek bir sosyalist olamayacaktır.Sınıf bilincini benimseyememiş,özümseyememiş bir adam ne devrimci olabilir ne de sosyalist olabilir?? Olup olabileceği gerçeklikten yoksun bir romantik sol şovalyeliktir(!) Marxı ve Engelsi çağdaşlarından ve erken sosyalistlerden farklı ve özel kılan onların,değişen toplumsal yapısının çözümlenişini ve eleştirisini devrimci dönüşümler kavramıyla birleştirmeleri v sosyalizmi işci ve emekçi sınıflarının ideolojisi haline getirmeleridir.Bu böyle olduğu için bugün hala bilimsel sosyalizm avrupadan,latin amerikaya,afrikadan, asyaya kadar uzanan coğrafyada bir eylem kılavuzu olarak varlığını sürdürmektedir.
Mahir Çayan’ın da söylediği üzere Marksizm ve kemalizm arasında aşılmayacak bir duvar yoktur.Bizlere düşen ödev duvarları aşmaktır yeni duvarlar örmek değil! Emekçi sınıfın olası iktidarından korkmak adına marksizme sataşmak ve karalamak ancak bir faşistin düşüncesi olabilir.
Bu yazıyı yazmaktaki amacımız “Marksizm avukatlığı” yapmak değil sadece gerçeklerin saptırılmasına ve yalan yanlış tespitlerin genç arkadaşlarımızın kafasını bulandırmasına izin vermemektir.Onur Güngör “marksizmin işini bitirdim” türünden yazılar yazarak egosunu tatmin etmek yerine şu içini bir türlü dolduramadığı “sosyalizm” kavramına kafa yorarsa kendisi için daha yararlı olur.
21.Yüzyıl türk gençliği elbetteki büyük önderi Mustafa Kemal’i unutmadan ve onun mirasına sahip çıkarak devrimciliğinin gereklerini yerine getirmek zorundadır.Fakat bunu yaparken salt ulus bilinci ile değil sağlam bir sınıf bilinciyle de kuşanarak ve marksizmden yeri ve zamanında geldiğinde faydalanarak yapmalıdır!!Ve kemalizmi de siyasal rantiyeci, bürokrat devletçi kafaların kuru ve soğuk ideolojisi olmaktan kurtararak çağın gerçekleri ile yeniden yorumlayarak ve katkılandırarak kitlesel bir düşünce yapısı haline dönüştürmelidir!
BARTROBEL
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıBİZ KAÇ LİRA OLDUK??
"BİZ BURAYA VATAN SEVDASINA GELDİK PARANIN PULUN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN VATAN. VATAN SANA CANIM FEDA. " (cemal1)
"CANIMIZ MALIMIZ PARAMIZ AL BAYRAĞA, GELİNCİK DAVAMIZA HELAL OLSUN ...."(guneslulkesi)
"Şu göz ardı edilmesin,sitede;"biz kaç kişiyiz?"yolunda her partiden üye bulunmaktadır.Öyle bir söylev öyle bir hareketle yola çıkılmalı ki buradaki arkadaşlarımız sistem dışı kalmasın.Siyasettede sistem dışı kalmasın. "(AABAK)
Özellikle sonuncu yoruma dikkat etmek gerekir.."bizkaçkişiyiz yolunda her partiden üye bulunmaktadır.." Buna biraz sonra değineceğim.
Site yönetimi aidat sistemine gecilmesinin amacı olarak "site içinde yapılan provokasyonları,kavgayı gürültüyü " neden gösteriyor.Oysa kendi sitelerinde kendilerinden başka provakatör yok.Bizkackisiyiz sitesinin toplantı odalarında yapılan tartışmalarda düzeyli bir karşıt düşünceye bile en "hayvani" şekilde saldıran ve küfür edenler yine kendi insanları.Sonra da çıkan tartışmalar büyüyünce de olaya el koyan "emekli ögretmen yada memure hanım"lardan oluşan site operatörleri de düzeylide olsa muhalif olduğu için saldırılan ve küfür edilen insanı engelleyip uzaklaştırırken,saldıranlar ve hakaret edenlere yönelik bir uygulama yapılmamaktadır.İşin aslı, bu durum bir bahane..Yani aidat sistemine geçmek için gerçek neden bu değil..Kendi sitelerinde bile bir "anlayış ve hoşgörü ortamı" yaratamayanların kime nasıl umut olacağı da meçhuldür.
Öte yandan bizkaçkişiyiz sitesinin bir de reklam alma uygulaması var.Reklam veren site üyelerinin de desteklenmesi için uyarı yazısı da bulunuyor."Lütfen reklam veren üyelerimizin sayfalarını kullanarak destekleyelim."Evet,sizde onlar gibi "vatan,sana canım feda..Atam,atam sen kalk da ben yatam" diyerek şirketinizin yada işyerinizin reklamını vererek ek bir kazanç kapısı sağlayabilirsiniz...Sonuçta o siteye üye olan herkes "vatan kurtarma sevdalısı" olacağına göre kimse sizin gerçek düşüncelerinizi sorgulamaz ve düşünmez..1 milyon küsür kişi fena bir pazar olmasa gerek..
Yazımın başında sitedeki yorumlardan verdiğim alıntılardan birinde "bizkaçkişiyizde her partiden üye bulunmaktadır" şeklinde bir söz vardı...Bu çok önemli bir detaydır.Her partiden demek,"sağcı" partilere mensup insanların da bu işin içinde olduğu anlamına geliyor.."Efendim,onlarda bizim insanımız değilmi" diyerek itiraz edebilirsiniz.Evet,onlarda bizim insanımız ama şunu unutmayın ki her siyasi hareket toplumsal bir sınıfa dayanarak ilerler! Eğer bir hareketin öncülüğünü varlıklı,orta sınıf yapıyorsa (mühendis,asker,işletmeci,şirket sahibi vb gibi) o hareket asla ezilenlerin,açlık çekenlerin,emekçilerin sesi olamaz!! Bugün,bizkaçkişiyiz hareketinin öncülüğünü de bu bahsettiğimiz varlıklı,orta sınıf yapmaktadır.Bunların bir ideolojileri yoktur.Olmasınıda istemezler."ne sağcıyız nede solcuyuz sadece Atatürkcüyüz" demeyi bilirler.Lakin Atatürkçülükleri de,anıtkabire gidip ağlamaktan öteye ve akp karşıtlığından öteye asla gitmez.Asla örgütlü bir ciddi güç olamazlar.Laiklikliğin, (ne kadar varsa bu ülkede laiklik) daha doğrusu kendi (ete,süte karışmayan)yaşam tarzlarının ve çıkarlarının tehlikeye girdiğini hissettiklerinde sokaklara dökülürler.Birden bire anti-emperyalist olurlar ve "sol jargon" kullanarak siyasete yönelirler...Tabi bu durum geçicidir...Dedik ya sürekli bir örgütlü güç oluşturmak sınıfsal yapıları gereği çok zordur...
Diğer bir konu da Kanalturk...Bizkackisiyiz sitesini incelediğinizde bitmek bilmeyen bir kanaltürk övgüsü ile karşılaşıyorsunuz...Kanaltürk'ün bir iki muhalif programdan başka diğer sıradan televizyon kanallarından çok farkı yok..Tek fark biraz daha ulusalcı bir imaj çizmesi ve akp aleyhtarlığını yoğun şekilde sergilemesi..Lakin halkın yararına kanaltürk de cok fazla yararlı bir kaynak da yok...Mesela,işci partisine bağlı olan Ulusal Kanal yayın içeriği bakımından Kanaltürkden çok daha halkçı ve siyasi bir çizgiye sahip.Amacımızda ulusal kanal reklamı yapmak değil,sadece tutarlılık bakımından bir kıyas yapdığımızda Kanaltürk ün daha çok "elit" bir tabakaya hitap ettiğini gözlemliyoruz.Aradaki farkı anlamak isteyenler iki kanalı kısa bir zaman takip etsinler ne demek istediğimi anlayacaklardır.
Evet,bir dönem özalcı,bir dönem aydın doğan ve karamehmetin iştakipçiliğini yapmış "önderi" ile senelik para karşılığı katılımcılarıyla,otel sahibi işletme sahibi "milliyetçi" reklamverenleri ile ve her daim "vatan sana canım defa " demekten başka bir sey bilmeyen kalabalığı ile bizkaçkişiyiz hareketi dernekleşme yolunda ilerliyor..Bundan sonra olabilecekleri tek şey "kadrolu vatanseverler derneği" olmaktan öteye gitmeyeceğinide söylersek çokda ayıp etmiş sayılmayız..
Sahi, 1.162.847 kişiden,üye başına 20 lira alındığın da nasıl bir hesap çıkar??"Biz kaç lira oluruz??"
BARTROBEL
VAKİT GAZETESİNE!
Kendisini nimetten sayan bir avuç molla sürüsünün yayın organı olan Vakit gazetesinin,bundan 3-4 gün önceki yayınında,Türk devrimci mücadelesinin önderlerinden Deniz Gezmiş için "eli silahlı anarşist" tanımlaması kullanılmıştır!
Yayınlarında ve yazılarında sürekli olarak "demokrasi","özgürlük" ve "hoşgörü" den bahseden bu takiyeci takımının aslında bu dile getirdiği erdemlerin hiç birine sahip olmadığı ve bunlar üzerinden çirkef saçmak amacında olduğu açıktır!
Deniz Gezmiş döneminin duyarlı,aktif devrimci bir neferi olarak ve de TEK BİR İNSAN ÖLDÜRMEMİŞ bir önder olarak türk halkının gönlünde yer kazanmıştır."eli silahlı anarşist" olarak onu aşağılamak yerine önce kendiniz bir aynaya bakın!Bu ülkede en çok cinayetleri,katliamları kimler yapmıştır?? "ya allah bismillah" diyerek amerikan askerlerini protesto eden vatansever gençliğin üzerine çullanan sizler değilmiydiniz!!
Çorumda,maraşta,sivasta,menemen de sizin gibi gözü dönmüş işbirlikçi molla sürülerinin yaptığı katliamlar hala belleklerde!Utanmadan sıkılmadan birde "ahlaktan maneviyattan" bahsedebiliyorsunuz."eli silahlı anarşist" demek de yetmiyor kendinizden bir mollanın "deniz gezmiş ve arkadaşları namazı bastılar namaz kılanları tokatladılar" gibi iğrenç iftiralar da atabiliyorsunuz! İftira,çamur,çirkeflik,takiyecilik sizin olmazsa olmazınızdır iyi biliriz..Dilinizden düşürmediğiniz "ecdad"ınız da aynı karaktere sahipsiniz.Yüz karası Osmanlının yüz karası torunları olarak "ecdad" ınıza layıksınız!
Demokrasi demek saygı demektir.Hoşgörü demektir.Oysa siz bu halkın önemli çoğunluğunun büyük saygı duyduğu ve sizin gibi işbirlikçi faşistlerin katlettiği bir devrim neferine saygı göstermekten acizsiniz.
Haddinizi bilin..Meydan sizin gibi çakal mollalara karşı boş değil!! Önderlerimizden söz ederken de seçtiğiniz kelimelere dikkat edin!! Birazcık insan olduğunuzu hatırlamanız da yeter..!!
Kalıcı Bağlantı
YENİÇAĞ FAŞİZMİ!
Yeniçağ gazetesini bilmeyeniniz yoktur herhalde? Ülkede sözde "milliyetçilik" rüzgarlarının sert esmeye başladığı dönemle beraber ortaya çıkan ve popülarite kazanan bu gazetenin siyasal yapısı "türk-islamcılık" üzerine kuruludur.Yazar ve yönetim kadrosu da 80 öncesinin "militan ülkücüsü ve şeriatçısı" isimlerden oluşmaktadır.Gazetenin orta sayfasında "la ilahe illallah,muhammedün resurulllah" başlıklı geniş bir "din " bölümü de bulunmaktadır.Hulki Cevizoğlu da bu gazetenin yazar kadrosundandır.İşte Yeniçağ gazetesinin siyasal künyesi böyledir.
Bizim "ateşli kemalist" geçinen bazı sözde kemalist internet grupları da sık sık bu gazetenin yazarlarının yazılarına sitelerinde yer vermektedirler.Yeniçağ'ın çelişkilerini bildikleri halde "biz onlara yakın değiliz,onlar bize yakın" diyerek kendilerini savunurlar.O halde şu sorulabilir..Onların size yakın olan tarafı nedir? Cevapları basit! "Çünkü onlarda milliyetçi!"
Bu "ateşli kemalist grup" sitelerinde "türbanlıyım ama kemalistim ve ilericiyim" diyen bayan üyeleri "küfürle ve zorbalıkla" uzaklaştırırken,orta sayfasında vakit gazetesini aratmayacak kadar radikal bir din bölümü sunan gazetenin kendilerine yakın olduğunu ve yazılarını bu yüzden yayınladıklarını söylüyorlar! Çelişkiler denklemine bir bilinmeyen daha!
Bu "ateşli kemalistler" tabi sözde kemalistler,her milliyetçiyim diyene ve her akp karşıtı olan kişi ve grupları sorgusuz sualsiz desteklemekte sakınca görmez! Neden görsünler? İlhan Selçuk efendi "80 öncesi olanları unuttum ve mhp lileri affettim,onlara el uzatıyorum" dedikten sonra bu "ateşli kemalistler" desteklemiş çok mu yani?Neyse,neresinden bakarsanız iğrenç çelişkiler zinciri...
Şimdi bu YeniÇağ gazetesinin yazarlarından birisi olan Özcan YENİÇERİ'nin 10 Ocak 2008 tarihli yazısını ele alalım..Şöyle diyor bay Yeniçeri ;[i]"1890 yılında, genç avukat Vladimir Ulyanov-Lenin, 1891 yılında da açlıktan en çok etkilenen eyaletlerden birisinin merkezi olan Samara’da ikamet ediyordu. Yöre aydınının, yalnızca açılan toplumsal yardım çabalarına katılmamakla kalmayıp, kesin biçimde böyle bir yardıma karşı olduğunu da açıklayan tek temsilciydi. Arkadaşlarından birinin hatırladığına göre, “Vladimir İlyiç Ulyanov, açlığın bir çok olumlu yanları olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmiyordu. Düşüncesine göre, ortaya çıkacak sanayi proletaryası burjuva düzeninin kökünü kazıyacaktı. (...) Geri kalmış köylü ekonomisi yıkılırken, açlık bizi amacımıza yaklaştıracak ve kapitalizm sonrası aşama olan sosyalizme ulaşılacaktı. Açlık, yalnızca Çar’a değil, Tanrı’ya olan inancı da yok edecekti” .[/i]
"30 yıl sonra, Bolşevik hükümetin başı olan genç avukat, yine aynı düşüncedeydi: Açlık, “düşmanın başına ölümcül bir darbe indirmeye” yarayabilir ve yaramalıydı. Bu düşman, Ortodoks Kilisesi’ydi: “Elektrik, Tanrı’nın yerini alacaktır. Bırakın köylüler elektriğe tapsın; otoritenin gücünü gökyüzündekinden daha fazla hissedeceklerdir”. Lenin 1918 yılında Leonid Karsin’le Rusya’nın elektriklendirilmesi üzerine yaptığı bir tartışmada böyle diyordu (Nicolas Werth, Komünizmin Kara Kitabı, 2000;165). Lenin, insafsız bir ideokrattı. Bir sınıfın hâkimiyeti için başka bir sınıfın toptan yok edilmesi gerektiğine iman derecesinde kendisini inandırmıştı. "
Evet,soyadı yeniçeri olan bu yazar özentisinin "kötülüğün planlaması ve şok tedavisi " başlığı taşıyan yazısına giriş kısmı verdiğimiz pasajlardan oluşmakta.Yeniçerinin, Lenin'le ilgili verdiği bu yalan yanlış bilgilerin kaynağı ne peki? "Komünizmin Kara Kitabı"
İşte "kemalizm soldur" diyerek en ateşli kemalist solcu olduğunu iddia eden grubun yazılarına yer verdiği gazetenin yazarının Lenin yazısı! İşte Yeniçeri'nin nasıl azılı bir faşist ve sol ve solcu düşmanı olduğunun ispatı! Dönek maocuların kaleme aldığı dedikodu ve iftiralardan ibaret olan "Komünizmin kara kitabı" ndan alıntılar vererek sol düşmanlığını tescilliyor bir kez daha!
Aynı faşist gazetenin yazarlarından Arslan Bulut' da bir yazısında "Deniz Gezmiş ve arkadaşları yüzünden bu ülkede ABD hegemonyası arttı" demişti! Bizler CHP+MHP olası koalisyonuna şiddetle karşı çıkarken "siz hala 80 öncesinin kan davasını güdüyorsunuz " diyerek bazı kendini kemalist zanneden "beyinsizler" bize sataşmıştı. Alın işte size örnekler.Yeniçeri ve Arslan Bulut!! Bunlar değiştimiki biz değişelim?? Deniz Gezmişi saçma nedenlerle suçlayanlar,"kanımız aksada zafer islamındır" demekten vazgeçmeyenler,"komünizmin kara kitabı"ndan pasajlarla sol düşmanlığını devam ettirenlere mi elimizi uzatalım??Varsın uzatan uzatsın!! Bizim kanımızda soysuzluk yok! Düşmana el uzatmak adetimiz değil! Hele onlarla aynı safta yer almak asla değil!!
Lenin..Lenin..Lenin...Türk-İslamcı faşistlerin adını her duyduğunda derin öfke nöbeti geçirmelerine neden olan isim! Neden? Çünkü lenin proleterya sınıfının mücadelesini örgütleyerek sömürücü sınıfları ortadan kaldırdı! Neden?Çünkü Lenin, kendi halkının üzerine her fırsatta ateş ettirmekten çekinmeyen Çarlık sistemini al aşağı etti! Kilisenin etkinliğini bitirdi! Din sömürüsünü bitirdi! "Yeni bir toplum yaratmak için eski topluma ait değerlerin mahkûm edilmesi değil, yok edilmesi gerektiğini düşünen bir jakobendi."(Özcan Yeniçeri)
Yeniçeri ve benzeri gibi kelebekli faşistler, sol adına sadece "komünizmin kara kitabı" ve benzeri gibi kitapları okuduklarından bilgileri de dolayısı ile beyinleri kadar küçük ve sığ oluyor!Oysa yeniçeri biraz araştırma yapsaydı,Lenin'in eski topluma ait değerlerin tümünün tamamen yokedilmesi fikrinde olmadığını bilirdi.Özellikle "proleterkült" tartışmalarının en yoğun yaşandığı dönemde,Mayakovski öncülüğündeki "Fütürist" devrimci sanatçılar grubunun "eski kültürü temsil eden ne varsa tamamen ortadan kaldırılması" gerektiğini içeren "aşırı sol" düşüncesine ilk olumsuz tepkiyi veren ve onaylamayan Lenin'di! Onaylamadığı içindir ki daha sonrada Sovyetler Birliğinde çarlık döneminde yetişen önemli ve saygın sanatçılar,sovyet döneminde de daima itibar gördü.(jdanovun sansürcülüğüne rağmen)
Lenin'e yapılan bu konudaki en tutarlı eleştiri "burjuva sınıfı ortadan kaldırılırken onun modern öğeler taşıyan kültürünün kaybedilmemesine yönelik gerekli tedbirlerin alınmaması" üzerinedir.
YeniÇağ vb gibi gazeteler ve gruplar asla ve asla kemalistlerin müttefiği olamazlar! Onlar için geçerli olan inanç şudur" En iyi devrimci ölü devrimcidir" AKP ye karşı müttefiklerimiz sol sendikalar ve diğer ilerici dayanışma grupları olmalıdır!Faşist her zaman faşisttir asla unutmayın!
BARTROBEL
YAŞAMAK VE RUHLARININ ONURUNU GERİ KAZANMAK İSTEYENLER!
Gururundan geriye bir şeyler kalmış olan ve de hayatı sevenler...
Mutlu olduğu zamanlar da bile, neşe'sini bozarak bir suçluluk duygusu için de olduğunu hissedenler....
Hiçbir zaman inanmadığı ve de uygulayamadığı, bir ahlak düzeni uğruna yok olmayı isteyip, isteyemediğine karar veremeyenler...
Kendisine karşı dürüst olduğu anlarda bile, kendisini enayi yerine konmuş gibi hisseddenler....
Mutlu olduğu zamanlar da bile neşe'sini bozarak, bir suçluluk duygusu içinde olanlar...
Hayranlık duyduğu insanlara acıyıp ta, onların başarısızlığa mahkum olacağını sananlar...
Nefret ettiği insanlara imrenipte,onların varoluşun ustaları olarak görenler...
Düşünmek zahmetine katlanamayarak, hazır reçeteleri tercih edenler...
Bilmekten nefret ederek, neden yoksun ve de mutsuz olduğunu öğrenmek istemeyenler...
Şimdi söyleyeceklerimize bir kulak veriniz LÜTFEN:
Hayata ulaşmakla ölümden kaçınmak aynı şey değildir.
Neşe, acının - zeka, aptallığın - ışık, karanlığın -kişilik de kişiliksizliğin yokluğu değildir.
Çünkü:
İnşa etmek, yıkımdan uzak durmakla sağlanamaz.
Çağımız manevi bir kriz çağı değildir.
Dünyayı mahveden: İnsanın" tabiatı, yapısı, günahı " değildir...
Artı "değer" demek, fedakarlık hiç değildir..!
Adalet acımaya, Bağımsızlık birliğe, Mantık inanca, Özsaygı kendini inkar etme eğilimlerine ve de Mutluluk görevlere feda edilemez...
Kötü saydığınız her şeyi feda edip, iyi saydığınız hiç birşeye şeye ulaşamasınız....
***
O halde çevrenizdeki dünyaya bakınca neden dehşetle büzülüyorsunuz?
Bugünkü dünya sizin günahlarınızın bir ürünü değil, sevaplarınızın bir ürünü. Sizin manevi idealleriniz gerçekleştirdi bu dünyayı... hem de en son ve en ideal haliyle. O uğurda mücadele ettiniz, hep onun rüyasını gördünüz, onu istediniz,
***
İnsan aklı,sağ kalmanın temel aracıdır. İnsana hayat verilmiştir, ama sağ kalma, verilmemiştir. Vucudu ona verilmiştir, ama dayanıklılığı verilmemiştir. Aklı ona verilmiştir, ama içeriği verilmemiştir. Hayatta kalmak için o insanın eyleme geçmesi gerekmektedir, eyleme geçmeden önce de, girişeceği eylemin niteliğini ve amacını bilmek zorundadır. Yiyeceğini elde edebilmesi, ancak yiyecek kavramını bilmesiyle, onu elde etmenin yolunu bilmesiyle mümkündür. Bir hendek kazarken de, bir siklotron yaparken de, bunu kendi amacını bilmeden, nasıl yapılacağını bilmeden başaramaz. Sağ kalmak için düşünmek zorundadır.
Ama düşünmek de bir seçimdir. Sizin hiç düşünmeden "insan tabiatı" dediğiniz şeyin anahtarı, birlikde yaşadığınız ama adını koymadan korktuğunuz o açık sır, insanın isteğe bağlı bilince sahip olduğu bir varlık olduğudur. Mantık otomatik olarak çalışmaz. Düşünmek mekanik bir süreç değildir. Mantığın bağlantıları içgüdlerle kırılamaz. Midenizin, akciğerinizin, kalbinizin işleyişi otomatikdir, ama aklını öyle değildir. Hayatınızın her saatin de ve her konusunda, düşünmekte ya da düşünme çabasından kaçınmakta serbestsiniz. Ama kendi tabiatınızdan kaçıp kurtulmakda serbest değisiniz, mantığın hayatta kalma aracının olduğu gerçeğinden kaçmanız mümkün değildir...insan olduğunuza göre sizin için, "olmak ya da olmamak" demek, "düşünmek veya düşünmemek" demekdir.
İsteğe bağlı bilince sahip bir varlığın, otomatik bir davranış rotası yoktur. Eylemlerine rehberlik edecek bir değerler koduna ihtiyacı vardır. "Değer", kişinin kazanmak ve muhafaza etmek içiin uğrunda eyleme geçtiği şeydir, iyi eylem ise, kişinin onu kazanmak ve muhafaza etmek için uyguladığı adımlardır. "Değer", bir soruya verilebilecek cevabı var saymak zorundadır: Kimin için değer ve ne amaçla değer?. Değer ayrıca bir standardı da var sayar. O da bir amaçtır, bir alternetif karşısında eyleme geçmek değildir. Alternetifin olmadığı yerde, hiçbir değer söz konusu olamaz.
Evrende bir tek temel alternetif vardır:Var olmak ya da var olmamak...bu da bir tek tür kimliği ilgilendirir:Canlı organizmaları. Cansız maddelerin varkığı koşulsuzdur, hayatın varlığı öyle değildir. Belli bir eylem rotasına bağlıdır. Madde yok edilemez, biçim değiştirebilir, ama varlığı ortadan kaldırılamaz. Sürekli bir alternatifle, ölüm kalım alternetifi ile karşı karşıya olan yalnızca canlı organizmalardır. Hayat kendi varlığını sürdürme yolunda, kendinin başlattığı bir süreçtir. Bir organizma bu süreçte başarısız olursa, ölür. Kimyasal maddeleri kalır, ama hayatı yok olur. "Değer" kavramını mümkün kılan yalnızca "hayat" kavramıdır. Her şey ancak canlı bir varlık için iyi ya da kötü olabilir.
Yaşamak için bir bitki kendini beslemek zorundadır.
Onun ihtiyaç duyduğu güneş ışığı, su, kimyasallar doğanın onun hizmetine sunduğu değerlerdir; onun yaşamı onun davranışlarını belirleye değerlerin standardıdır. Fakat bitkinin davranışını tercih etmesi söz konusu değildir; bitkinin karşılaştığı şartların alternatifleri vardır, fakat onun fonksiyonunun alternatifi yoktur:Hayatını devam ettirmek için otomatik olarak davranır, kendini yok edecek tarzda davranamaz.
Bir hayvan hayatını devam ettirecek şekilde teçhiz edilmiştir.
Duyuları ona otomatik olarak bir hareket tarzı ve neyin iyi neyin kötü olduğuna dair otomatik bir bilgi sunar. Bilgisinin yetersiz olduğu durumlarda ölür. Fakat yaşadığı müddetçe bilgisine dayanarak hareket eder, otomatik güvenlik ile tercih yeteneği olmayışı ile, kendi çıkarının göz ardı edemez, kötüyü seçecek şekilde ve kendi kendini yok edici şekilde davranmayı tercih edemez.
İnsan, hiçbir otomatik hayatta kalma sistemine sahip değildir.
Onun tüm diğer canlı şeylerden farkı, alternatifler karşısında İRADEYE DAYALI TERCİH yoluyla davranması gerekliliğidir. Onun için neyin iyi neyin kötü olacağı hakkında, hayatının hangi değerlere bağlı olduğu hakkında, hangi hareket tarzına ihtiyacı olduğu konusunda otomatik bilgisi yoktur. Bir kendini koruma içgüdüsü gevezeliği mi yapıyoruz? Bir kendini koruma içgüdüsü kesinlikle insanın sahip olmadığı bir şeydir. Bir içgüdü kesin ve otomatik bir bilgi şeklidir. Bir arzu bir içgüdü değildir. Bir yaşama arzusu size yaşam için gerekli olan bilgiyi vermez. Ve insanın yaşama arzusu bile otomatik değildir:sizin sahip olmadığınız arzunun bu olması sizin bugünkü gizli şeytanınızdır. Sizin ölüm korkunuz bir yaşam aşkı değildir ve size onu muhafaza etmek için gereken bilgiyi vermeyecektir. İnsanlar bilgilerini tabiatın kendilerini mecbur kıldığı düşünme işlemiyle elde etmeli ve hareketlerini böyle seçmelidir. İnsan kendini yok edecek şekilde davranma gücüne sahiptir ve bu, tarihin büyük kısmında insanın yaptığı şeydir…
İnsana rasyonel varlık denmektedir, fakat rasyonellik bir tercih konusudur.
Doğanın insana sunduğu alternatif, akıllı varlık veya intihar hayvanı olmaktır. İnsan, tercihiyle İNSAN olmak zorundadır; hayatını, tercih ederek bir değer olarak sürdürmelidir, tercih yoluyla ihtiyaç duyduğu değerleri keşfetmeli ve kendi erdemlerini uygulamalıdır.Tercih yoluyla kabul edilen bir değerler sistemi bir ahlak sistemidir.
İçinizde yozlaşmadan kalan, yaşayan kalıntıya, insan kalıntısına, AKLINIZA, sesleniyorum ve diyorum ki: Aklın insana has bir ahlakı vardır ve aklın ahlakının değer standardı İNSANIN HAYATIDIR.
İnsan tabiatının gerektirdiği hayat, akılsız bir hayvanın hayatı olmadığı gibi, yağmacı bir serserinin, mırıldanıp duran bir mistiğin hayatda değildir. Düşünen bir varlığın hayatıdır. Güç kullanmakla ya da sahtekerlıkla yaşanan hayat değil, başarılarla yaşanan hayattır, ne pahasına olursa olsun hayat değildir, çünkü insanın sağ kalmasının bedelini ödeyen tek şeyi vardır, o da mantıkdır.
İnsanın hayatı, ahlakın standartlarıdır, ama kendi hayatınız bunun amacıdır. Eğer hedefiniz dünyada var olmaksa, eylemlerinizi ve değerlerinizi insana uygun standartlara göre seçmeniz gerekir, hayatınız olan o tek varlığı sürdürme, doyuma erdirme, zevkini çıkarma değerlerine uygun olarak seçmeniz gerekir.
..................
Siz sıfıra tapanlar...
Hayata ulaşmakla ölümden kaçınmanın aynı şey olmadığını,sizler hiçbir zaman keşfedemediniz. Neşe,acının-zeka,aptallığın-ışık,karanlığın-kişilik de kişiliksizliğin yokluğu değildir. İnşa etmek,yıkımdan uzak durmakla sağlanamaz. Sizin artık biz üreticilere,"Sizin üretiminizi yok etmememiz karşılığında, üretin ve bizi besleyin!" diyemezsiniz. Size tüm kurbanlarınız adına cevap veriyorum: Kendi boşluğunuz içinde yok olup gidin. Var oluş, negatiflerin inkarı değildir. Yokluk ve inkar, değer değil, kötülük dür. Kötülük güçsüzdür, bizden zorla sızdırdığınız dışında bir gücü yokdur. Yok olun, çünkü bizler, sıfırın hayatı ipotek altına alamayacağını artık öğrendik.
Sizin ahlak düzeniniz, bir"Ölüm Ahlakı" düzenidir.
Değerlerinizin standardı ölümdür,amaç ölümdür. Düzeninizin başlangıç noktası lanetleme, amacı, yöntemi ve sonucu da yıkım.
Ahlakı,doğayı,adaleti ve mantığı bir tek kavramla yıkmak, eşi zor bulunabilecek bir kötülüktür. Oysa sizin düzeninizin temelinde yatan budur. İnsanın kendi seçeneğine açık olmayan bir şeyi günah saymak, ahlak kavramıyla alay etmektir. Onu doğmadan önceki bir günahtan ötürü cezalandırmak, adaletle alay etmektir. Masumiyetin var olmadığı bir konuda onu suçlamak, mantıkla alay etmektir.
"Mistiklerin insan aklının yetersizliği konusundaki gevelemelerini dinleyip de, onun bilincinden kuşkulanacağınız yerde kendi bilincinizden kuşku duymaya başladığınızda , yarı-rasyonel durumunuzun her söze göre tehlikeli şekilde sarsılmasına izin vermiş olursunuz,sonunda onun üstün gözüken güvenine ve bilgisine teslim olmaya karar verebilirsiniz. Buradaki komik durum hem size,hem ona gülmeyi gerektirir.O mistiğin güveni yalnızca sizin onu onaylamanızdan gelecektir. O mistiğin korktuğu doğaüstü güç, taptığı o bilinmez ruh, çok güçlü saydığı o bilinç,hep sizinkilerdir.
"Mistik dediğiniz, başkalarının aklıyla ilk karşılaştığında kendi aklını teslim etmiş olan adamdır. Çocukluğunun derinliklerinde bir yerde , kendisinin gerçeklik anlayışı başkalarının iddialarıyla çatıştığında, karşıdakilerin keyfi emirleri ve çelişkili talepleri karşısında bu kişi bağımsız rasyonel yeteneğini hemen teslim etmiştir.' Biliyorum ki sözüyle 'diyorlar ki ' sözü arasında kalan kavşakta, bu kişi başkalarının otoritesini seçmiş , anlamak yerine itaat etmeyi , düşünmek yerine inanmayı kabullenmiştir. Doğaüstü korkusu,başkalarının üstünlüğüne inanmakla başlar.
Bu kişinin teslim oluşu , anlamayışını saklama yoluna yönelmiştir. Başka herkesin bildiği esrarengiz bir bilgiyi yalnız kendisi bilmiyormuş gibi hissetmektedir.Gerçeklik artık başkalarının istediğidir ve bu güç kendisi için ebediyen kapanmıştır.
"O andan başlayarak , düşünmekten korkan bu kişi artık belirsiz duyguların insafına kalmış durumdadır.Tek rehberi duygularıdır,o duygular onun son kalan kişisel kimliğidir,onlara müthiş bir sahiplik duygusuyla sarılır...ve elinden hangi düzeyde düşünmek geliyorsa onunda duygularının aslında korku olduğunu kendinden saklamaya yöneltir.
"Bir mistik size, mantıktan daha güçlü bir şeyin varlığını hissediyorum dediği zaman , bir şey hissettiği doğrudur,ama o hissettiği şey evrenin her şeye kadir süper-ruhu değildir,karşısına çıkan herhangi birinin bilincidir, çünkü kendisi kendi bilincini çoktan teslim etmiştir.Mistik, başkalarının o her gücü içeren bilincini etkilemeye, hile yapmaya,iltifat etmeye ,kandırmaya ve zorlamaya yönelmiştir.Onun gözünde gerçeğin tek anahtarı, 'onlar' dır.Onların esrarengiz gücünü koşumlayıp kullanamazsa, onların onayını alamazsa, var olamayacağını hissetmektedir.Onlar onun tek algılama yoludur, körü yönlendiren köpek gibidir, yaşaya bilmek için onlara tasma takmak zorunda oluğunu hissetmektedir. Başkalarının bilincini kontrol etmek onun tek ihtirası haline gelmiştir: güç hırsı, terk edilmiş zihinlerin boş alanlarında yetişen bir yaban otudur.
"Her diktatör bir mistiktir, her mistik de potansiyel bir diktatördür. Mistik, insanlarla anlaşmaya varmayı değil, onların kendisine itaat etmesini ister. Onlardan bilinçlerini kendi emirlerine, isteklerine, kaprislerine teslim etmelerini ister, kendisi de kendi bilincini onlara teslim eder. İnsanlarla ilişkilerinde inancı ve gücü kullanır, İnsanların onayını... eğer gerçeklere ve mantığa dayanarak kazanmak zorundaysa... istemez. Mantık onun en korktuğu düşmanıdır, aynı zamanda da onun tehlikeli saymaktadır. Onun gözünde mantık, kandırmanın bir yoludur... insanlarda mantıktan daha güçlü bir kuvvetin var olduğunu hissetmektedir. Güven duygusu ancak kendi sebepsiz inançlarından ya da uyguladığı zorlamalı boyunduruktan elde edebilir, ancak o zaman sahip olmadığı mistik güç üzerinde bir kontrol elde ettiğini hisseder. Arzusu emretmektir, ikna etmek değil. İkna etmek bir bağımsızlık eylemi gerektirir ve objektif gerçeklerin absolü niteliğine dayanır.
Mistik nasıl maddenin asalağıysa, nasıl başkalarının yarattığı servete el koyarak yaşarsa..nasıl ruhun da asalağıysa, başkalarının yarattığı fikirleri yağmalarsa...aynı şekilde, kendi çarpık gerçeğini yaratan delinin bile düzeyinde değildir, orada da deliliğin asalağıdır!.Çünkü başkalarının yarattığı çarpıklıkları kullanmaktadır.
Mistik sonsuzluğa, sebepsizliğe, kimliksizliğe duyduğu özlemin ancak bir sebebi vardır:ölüm. İfadelendirilemeyen hislerinin sebeplerini hangi tür anlaşılmaz gerekçelere atfederse etsin, gerçeği inkar eden, varoluşu da inkar etmiş demektir. Acı çekmeyi seyretmek mest eder onu. Yoksulluğu, boyun eğmeyi, korkuyu seyretmek de öyle. Bunlar ona bir zafer duygusu verir, bunları, rasyonel gerçeği alt etmiş oluşunun kanıtları sayar. Ama bir başka gerçek de zaten yoktur.
Mistik, "kimin refahına hizmet ettiğini iddia ederse etsin, "tanrı-halk-ırk-emek-v.s" dediği o bedeni ruhundan koparılmış kavrama hizmet ettiğini söylesin, doğaüstü boyutta hangi ideali ileri sürerse sürsün...aslında, gerçekte, dünyada onun ideali ölümdür, arzusu öldürmektir, tek tatmin yolu işkence etmektir. İstediği rüşvet sizin hayatınızdır. Onların ki akla karşı bir komplo...kısaca, hayata ve insana karşı bir komplo. Sıfırı bir değer olarak kovalayanları birbirine bağlayan ve birleştiren halkaların komplosu.
Mistiklerin inancının tek başarabildiği sonuç yıkımdır.
Hala gururundan geriye bir şeyler kalmış olanlara,hayatı sevenlere sesleniyorum:Hiçbir zaman inanmadığınız ve uygulamadığınız bir ahlak düzeni uğruna yok olmayı isteyip istemediğinize karar verin.Kendinize karşı dürüst olduğunuz anlarda,kendinizi enayi yerine konmuş gibi hissediyor,bir güceniklik duyuyorsunuz.Mutlu olduğunuz zamanlarda neşenizi bozan bir suçluluk duygusu var...Hayranlık duyduğunuz adamlara acıyor,onların başarısızlığa mahkum olduğuna inanıyorsunuz.Nefret ettiğiniz adamlara imreniyor,onları varoluşun ustaları olarak görüyorsunuz,çünkü ahlak nasılsa güçsüz,nasılsa pratik değil.
"Neden gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden 'ya beden ya ruh' gibi, 'ya kar ya kamu yararı' gibi, 'ya akıl ya kalp' gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?
Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı reddetmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme kilitlendi diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz.
Aklınızı takip etmedikçe hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça başkalarının tercih ettiği bir hayata mahkum olacaksınız. Bu yüzden felsefe bir ihtiyaçtır. Felsefe; hayatı analiz etme, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Entellerin kafanızı karıştırmak için bir araya geldiklerinde yaptığı laf kalabalığı değildir."
"Kim olursanız olun...şu anda benim sözlerimle baş başa olan,o sözleri anlamak için kendi dürüstlüğünüzden başka bir yardımcıya sahip olmayan siz...insan olma seçeneği hala açık bekliyor,ama bedeli sıfırdan başlamak,gerçeğin karşısında çıplak durmak ve çok pahalıya patlamış bir tarihsel hatadan geri dönerek,"varım, o halde düşüneceğim," demektir."
"Hayatınızın aklınıza bağımlı olduğu gerçeğini kabullenin.Tüm mücadelenizin,kuşkularınızın sahteliklerinizin kaçınmalarınızın, iradeli bilincin sorumluluğundan kurtulmak için gösterilmiş çaresiz çabalar olduğunu itiraf edin...Otomatik bilme,içgüdüsel eylem,sezgisel emin olma çabaları...siz buna meleklerin yaşamına özlem demiş olabiliriz,ama aslında aradığınız şey hayvanların hayatı olmuştur.Ahlaki idealiniz olarak insan emeğini kabullenin."
"Çok az şey biliyorum o yüzdende aklıma güvenmeye korkuyorum" demeyin.Mistiklere teslim olup azıcık bildiğinizden de vazgeçmek daha mı güvenli?kendi bildiğinizin sınırları içinde yaşayın ve o sınırları hayatınızın sınırlarına kadar genişletmeye çalışın.aklınızı otoritenin etkilerinden temizleyin.her şeyi bilir durumda olmadığınızı kabullenin ama zombi roline sıvanmanın size her şeyi getirmeyeceğini görün.Evet,aklınız hata yapabilir ama akılsız kalmak sizi hatasız yapmaz.kendi kendinize yapacağınız bir yanlış,inanç nedeniyle kabul etmiş olduğunuz on doğrudan daha güvenilir,çünkü kendi yanlışınızı düzeltme gücünüz vardır,oysa inançla kabul edilen bir şey,sizin doğruyu yanlıştan ayırma kapasitenizi öldürmüş olur.Her şeyi bilen bir otomaton olma rüyanızdan vazgeçip,insanın her bilgiyi kendi iradesi ve çabasıyla edindiği gerçeğini kabul edin,insanın bu evrendeki farklı yanının bu olduğunu,doğasının,ahlakının,onurunun bu olduğunu anlayın."
"İnsanın kusurlu olduğunu iddia edip kötülüğe sınırsız lisans çıkaran o vaazı reddedin.
Böyle bir iddiada bulunduğunuzda,insana hangi standarda dayanarak lanetliyorsunuz?Ahlak alanında,mükemmellikten,azının asla yeterli olmayacağını kabul edin.Ama mükemmellik,
İmkansızı yapma yolundaki mistik emirlere göre ölçülemez,sizin ahlaki durumunuz da sizin seçiminize açık olmayan kıstaslara değerlendirilemez.İnsanın bir tek temel seçimi vardır:
Düşünmek ya da sizin seçiminize düşünmemek...işte iyiliğinin,değerinin ölçüsü de budur.
Ahlaki mükemmellik,ihlal edilmemiş rasyonelliktir...Zekanızın düzeyi değildir,aklınızın tamamını sonuna kadar kullanmaktır.Bilginizin çokluğu değildir,mantığı bir absolü olarak kabul etmektir."
"Bilgiyi yanlışlarıyla ahlak ihlalleri arasındaki farkları ayırt etmeyi öğrenin.
Bilgi yanlışı,ahlaki bir kusur değildir,yeter ki onu düzelmeye istekli olun.İnsanları imkansızın standardına göre,otomatik olarak her şeyi bilme kıstasına göre ölçmeye kalkan,ancak bir mistik olabilir.Ama ahlakın ihlali,bilinçli bir seçimdir,bunu kendiniz,kötü olduğunu bilerek seçmişsinizdir,bilgiden isteyerek kaçınmışsınız,görüşünüzü ve düşüncenizi bilerek askıya almışsınızdır.Bilmediğiniz şey,size karşı ahlaki suçlama değildir.Ama bilmeyi reddettiğiniz şey, ruhunuzda büyümeye başlayan bir ayıptır. Bilgi yanlışları konusunda her ödünü verin,ama hiçbir ahlak ihlalini bağışlamayın,asla kabullenmeyin.Bilmek isteyenlerin iyi niyetli olabileceğini hiç unutmayın,ama sizden taleplerde bulunan,sebep aramak zorunda olmadıklarını iddia eden,"içlerine doğduğunu"ileri süren küstahları,inkar edilmez bir iddia karşısında,"o yalnızca mantık"diyenleri,bununla,"o yalnızca gerçek"demek isteyenleri,birer potansiyel katil olarak görün.Gerçeklik alanının karşısında bir tek alan vardır,o da ölümün alanıdır."
"Mutluluğa ulaşmanın,hayatınızın tek ahlaki amacı olduğunu gerçeğini kabul edin.Ahlaki dürüstlüğünüzün kanıtının mutluluk olduğunu,acı ya da akılsız şımarmalar olmadığını kabullenin,çünkü bu sizin, değerlerinize ulaşma yolundaki sadakatinizin kanıtıdır. Mutluluk sizin çok korktuğunuz bir sorumluluk olmuştur, çünkü benimseyebilecek kadar değerli olmadığınızı sandığınız türden rasyonel disiplin gerektirmektedir.Günlerinizin o kaygılı bayatlığı, mutluluğun yerine kullanılabilecek bir başka ahlaki ikame bulunamayacağını bilmekten kaçınmanızın anıtıdır.Bir insanın kendi sevincine, neşesine ulaşma savaşından vazgeçmesi kadar iğrenç,korkak bir eylem olamaz ... kendi varoluş hakkını kullanmaktan korkması,bir kuşun,güneşe uzanmaya çalışan bir çiçeğin kendi hayatını gösterdiği sadakatin gerektirdiği cesarete bile sahip olmadığının işaretidir.sizin sevap saydığınız adına tevazu dediğiniz o günahın koruyucu paçavralarını üzerinden atın.Kendinize değer vermeyi öğrenin.Bunun anlamı kendi mutluluğunuz için mücadele etmektir...Gurur denilen şeyin tüm iyilik ve sevapların toplamı olduğunu öğrendiğiniz zaman,insan gibi yaşamayı öğrenmişsiniz demektir.
Özsaygıya doğru temel adım olarak,sizden yardım talep eden insanı bir yamyam gibi görmeyi öğrenin. Bu talep, onun hayatınızın onun malı olduğunu iddia etmesidir. Böyle bir iddia çok iğrenç olsa da, daha iğrenci vardır, o da sizin buna razı olmanızdır. Ama eğer siz yardım etmeyi, onun kişiliği ve mücadelesi nedeniyle, kendi bencil zevkinize dayalı bir arzu olarak hissediyorsanız, o zaman vardır. Acı çekmek bir değer değildir. "
" İnsan haklarının kaynağı ne ilahi bir yasadır, ne de meclisten çıkma bir yasadır. O kaklar kimliğin yasasıdır. A=A' dır, insan da insandır.
Biz, akıldan yana olan insanlar,biz, alışverişçiler, böyle şeyleri kimseye vermeyiz. Biz objektif olmayan hiçbir şeyle iş görmeyiz.Vahşilik çağında insanların objektif gerçek diye bir kavramdan hiç haberi yoktu. Fiziksel doğayı bilinmez şeytanların yönettiğine inanırlardı. Öyle bir dönemde, ne düşünce,ne bilim, ne de üretim mümkündü."
"Ben yaşamak isteyenlere, ruhlarının onurunu geri kazanmak isteyenlere sesleniyorum.
Şimdi dünyanız hakkındaki gerçekleri öğrendiğinize göre, sizi mahvedenleri desteklemekten vazgeçin. Dünyanın kötülüğünü mümkün kılan yalnızca sizin onlara verdiğiniz onay olmuştur. O desteği çekin. Düşmanlarınızın koşullarına göre yaşamaya, kuralları onların koyduğu bir oyunu oynamaya razı olmayın. Sizi köleleştiren iyilik dilemeyin, sizi soyanlardan sadaka istemeyin...ne sübvansiyon, ne kredi, ne iş, ne de çetelerine katılıp komşuları soyarak kaybettiğinizi geri almak isteyin. İnsan rüşvet alarak ve kendi mahvına oy vererek hayatını sürdürmeyi umamaz. Kar, başarı ya da güven kazanmak için varoluşunuza haciz koydurmayın. Böyle bir haciz'in bedeli asla ödenemez. Ne kadar ödeseniz fazlasını isteyeceklerdir. Aradığınız ya da ulaştığınız değerler ne kadar büyükse, o kadar daha tehlikede sayılırsınız. Onlarınki sizi kanata kanata öldürecek bir beyaz santaj sistemidir. Günahlarınıza karşılık değil, varoluş sevginize karşılık cezalandırmaktadırlar sizi."
"Yağmacıların şartlarıyla yükselmeye çalışmayın,iplerini onların tuttuğu bir merdivene asla tırmanmayın. Ellerinin onları iktidarda tutan tek kaynağa, sizin yaşama ihtirasınıza değmesine izin vermeyin....Aklınızı ve becerilerinizi kendi kendinize kullanın, bilginizi genişletin, yeteneklerinizi geliştirin, ama başarılarınızı başkalarıyla paylaşmayın. Sırtınıza bir yağmacı binmişken servet yapmaya kalkmayın. Onların merdiveninin en alt basamağında kalın, ancak karnınızı doyurmaya yetecek kadar para kazanın, yağmacılar devletini destekleyecek bir kuruş fazla kazanmayın. Madem tutsaksınız, tutsak gibi davranın, özgürmüşsünüz gibi numara yapmalarına izin vermeyin. Onların çok korktuğu o sessiz, yıkılmaz düşman olun."
"Her insani değer bir mücadeleyi gerektirir. Hayatın tümü amaçlı bir mücadeledir, sizin tek seçiminiz de amacınızdır. Şimdiki savaşınızı sürdürmek mi istiyorsunuz, yoksa benim dünyam için mücadele etmek mi?...Önünüzdeki seçim budur. Buna aklınız ve varoluş aşkınız karar versin."
"Hayatım ve hayatıma olan sevgim adına yemin ederim ki, hiçbir zaman bir başka insan için yaşamayacağım ve hiç kimseden benim için yaşamasını istemeyeceğim."
Kaynak: ATLAS SİLKİNDİ - AYN RAND
Not: Bloğumuzda yer alan her yazı blogun ana düşüncesini temsil etmez ve onayladığımız anlamına gelmez.Özgür ve Bağımsız farklı düşünce ve fikirleri oldukları gibi yayınlama ve fikir çatışması yaratma amaçlı kurulmuştur.
ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ

