• Bağlantılarım

Sosyalizm İnsan Doğasına Aykırımıdır?

15/5/2008 ·

 

 

 

Bu fikrin temeli esasen insanın “kötü yaratılışlı” olduğu düşüncesidir. Oysa insanoğlu ne iyi yaratılışlı ne de kötü yaratılışlıdır. Tüm diğer canlılar gibi insanın da temel kaygısı kendi varoluş koşullarını güvenceye almak ve geliştirmektir. Bu temel çaba kendisini değişik şartlar altında değişik davranışlarla gösterir. Bu, bencilce davranışlar biçiminde ortaya çıktığı gibi, kolektivist, paylaşımcı, fedakârca davranışlarla da ortaya çıkar. Ancak işin derinine inecek olursak, insanın en temel özelliğinin onun toplumsal bir varlık olması olduğunu, bu nedenle varlığını sürdürme çabasının bireysel olmaktan çok toplumsal, kolektivist bir öz taşıdığını ve bunun başka türlü olamayacağını görürüz. Bencilliğin en azılı savunucuları dahi başları sıkıştığında kendilerine yardım elinin uzatılmasını beklerler. Aslında bu, insanların geneli için oldukça yaygın bir durumdur ve özellikle zor anlarda kendisini tüm açıklığıyla gösterir. Sevdiklerimiz için yaptığımız fedakârlıklar, savaş, doğal afet gibi yıkım durumlarında hep gözlediğimiz büyük yardımlaşma ve özveri bunun ifadesidir.

 

Bencilliğin, bireyciliğin en büyük propagandasının yapıldığı günümüz kapitalist toplumunda bile emekçi kitleler nezdinde bu tür davranışlar değil, tam aksine özverili ve paylaşımcı davranışlar övgü konusudur. Toplum katında bencillik genelde tasvip edilmeyen bir niteliktir. Bencil insanlar iyi gözle görülmezler, saygınlık uyandırmazlar. Öte yandan, özveri ve paylaşma her şeye rağmen o denli güçlü toplumsal temellere sahiptir ki, egemen kapitalist sınıfın temsilcileri dahi toplumu kendi çıkarları doğrultusunda seferber edebilmek için halkın duyarlı olduğu bu değerleri istismar ederler. “Hepimiz ülkemiz için özveride bulunmalıyız!”, “İnsani yardım için evlatlarımızı diğer ülkelere savaşmaya göndermeliyiz!” vs. vs. Sonuç olarak, tüm bunlar insanın bencil yaratılışlı olduğu düşüncesinin doğru olmadığını göstermektedir.

 

İşin aslında insan türü gezegen üzerindeki 2 milyon yıllık varlığının sadece son 6 bin yılını sınıflı toplum düzeni altında yaşamıştır. Bu, 24 saatlik günün 4 dakikasına eşittir. Yani insanoğlu 2 milyon yılın aşağı yukarı tamamını sınıfsız, eşitlikçi bir toplumsal düzen altında geçirmiştir. Sınıfsız, eşitlikçi bir toplumun hayal olduğunu söyleyenler insanoğlunun tarihini bilmezden geliyorlar. Üstelik sınıfsız ve eşitlikçi temellerde yaşayan insan toplulukları her şeye rağmen çok yakın zamanlara kadar varlıklarını sürdürdüler ve hatta bu tür topluluklar dünyanın ücra köşelerinde günümüzde bile varlar.

 

Ancak yine de insanların günümüz kapitalist toplumunun koşulları altında hiç de azımsanmayacak oranda bencilce davranmaya eğilim gösterdikleri bir gerçektir. Burada sorun insanın doğası olmayıp onun içinde yaşamaya mecbur bırakıldığı şartlardır. Bu bakımdan önemli olan şartları değiştirmektir. Öyle ki, insanlar bencilce eğilimler doğrultusunda değil, paylaşımcı eğilimler doğrultusunda davransınlar. İşte sosyalizm, şartların bu yönde bir değişimi ve insanları “bencilce” davranmaya iten nesnel koşulların ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Esasen daha şimdiden kapitalizm altında yaratılmış muazzam üretici güçler özel mülkiyet boyunduruğundan kurtarıldığında büyük bir toplumsal bolluk yaratılacak ve böylece insanlar ihtiyaçlarının tatmini için birbirinin gırtlağına sarılmaya gerek duymayacaklar. Öte yandan buna serbest zamanın artışı ve eğitimin muazzam bir yaygınlaşması eşlik edecek ve bu temelde ilerleyecek sürekli bir kültürel dönüşümle sınıflı toplumun ürünü olan egoizmin kökü daha hızlı kuruyacaktır.

 

 

Kaynak : Marksizm ve Gençlik

 

KemalistSosyalistler'e Bir Kaç Eleştiri

12/3/2008 · Kategori: Siyaset

 KemalistSosyalistler'e Bir Kaç Eleştiri


Geç zamanlı olsada bir dönem işleyişinde yer aldığımız kemalist sosyalistler sitesinin yöneticilerine bu cevabi yazıyı yazmamız gerekiyordu.Siteden bir gecede ansızın mantıksız nedenlerle uzaklaştılmak yabancısı olduğumuz bir şey değildir.Daha başka forumlarda "gönül verdiğimiz" arkadaşlarımızın (biz öyle sanıyorduk) ihanetlerine alışmış olsakta beklenmeyen her olumsuzluk nasıl üzerse insanı bizi de öyle üzmüştür.Lakin bu "devrimci darbe" meraklısı ve "ihanet" düşkünü şahıslara karşı da meydanı asla boş bırakmaya da niyetimiz yoktur.Öfkelensekte,üzülsekte,genlerimize işleyen solculuğumuzla bu kişilerin "kafa karıştırmalarına ve yanlış bilinçlendirme" lerine karşı kayıtsız kalmayacağız!


Forumdan uzaklaştırılmamızın ertesinde Onur Güngör yıldırım hızıyla bir kaç sözde "tez" içeren yazılar yayınlayarak içindeki herşeyi açıkça ortaya koymuştur.

Bu yazılardan birisi "Marksizm emperyalizm'in ajanı haline gelmiştir" başlığını taşıyan ve malesef samimi olduklarına inandığımız bu arkadaşların "gerçek yüz"lerini ortaya çıkaran bir yazı olmuştur.Tabi bizim amacımız bu burada sorunları kişiselleştirmek ve kavga etmek değil..Lakin bu "kemalistsosyalist" arkadaşların son yazılarına ilişkin bir kaç eleştiri yapmak zaruridir.


Onur Güngör' ün kaleme aldığı "Marksizm emperyalizm'in ajanı haline gelmiştir" yazısındaki iddialar başlığından da anlaşılacağı üzere marksizme "sövme" "yerme" amacından başka bir şey değildir.Şimdi Onur Güngör'ün yazısındaki iddialarına bir göz atalım ve bu "arkadaşın" ideolojik ve teorik meselelerde nasıl henüz abc seviyesini bile aşamadığını gözler önüne serelim...Bundaki amacımız O.Güngör'ü rezil etme küçük düşürme değil sadece kendisine bazı temel gerçeklikleri yeniden gösterme ve hatırlatmadır.


"Marksist ideoloji, işçi sınıfı kimliğini kışkırtan yönüyle emperyalizmin “kimlikleri devletlere karşı kullanan, insanları birbirine düşüren, ülkeleri istikrarsızlaştıran politikası”na hizmet etmektedir" (O.Güngör)


Onur arkadaşımızın radikal bir marksizm düşmanı olduğunu bariz gösteren bir cümle...Başlığa bakarak aldanmayın..Başlıktaki "..haline gelmiştir" yani "dönüşmüştür" anlamını kullanarak marksizm nefretini gizlemeye çalışmışsada nitekim daha birinci cümlesinde kendisini ele veriyor..Bir kemalisti Marksist olmamakla asla suçlayamayız ama bir kemalistin marksizme haksızca çamur atarak tahrif etmesine de izin veremeyiz.Bilimsel namusluluğun gereği budur!


Emperyalizm sınıf kimliklerinden ziyade etnik kimlikleri kışkırtarak bir ülkeyi böler ve parçalar...Tarihi iyi incelersek özellikle "ingiliz emperyalizmi" ve onun daha acımasız ve modern versiyonu olan "amerikan emperyalizmi" ni ve ülkelerdeki faaliyetlerini gözönüne alırsak bu gerçek apaçık meydana çıkar..Osmanlı'da balkan milliyetçi isyanları,kürtlerin örgütlü "bağımsızlık" hareketi çalışmaları,ermeni faaliyetleri vs vs..hep ingiliz emperyalizminin parmağıyla hayat bulmuş olan hareketlerdir.Sosyalist Yugoslavya ve Sovyetler Birliği'nin dağıtılma aşamalarını da dikkatle analiz edersek özellikle "etnik ve dini" kışkırtmaların etkin olduğunu görürüz.Demekki gerçek olan emperyalizmin "sınıf kimliği" ni değil "etnik ve dini" kimlikleri kışkırtarak bir ülkeyi ve devleti zayıflatıp böldüğüdür.Çünkü emperyalistler de şunun farkındadır ki özellikle de az gelişmiş ülkeleri kontrol altına almak için "kriz" çıkarmak gerekir.Bu tip ülkelerde insanlar "din ve milliyetçilik afyonları" ile kolayca uyuşturulabilip birbirine kırdırıldığından "sınıf kimliği" tercihi emperyalizm için hem tehlikeli hemde gereksiz kalır.En basitinden günümüz de ülkemizde ve dünyada yaşanan gerginlikleri incelediğimizde yine karşımıza "etnik ve dini" nedenli çatışmalar çıkar...Şu an Irak'ın yaşadığı siyasal kriz hem etnik hemde dini (mezhep) nedenlidir.ABD'nin etnik ve dini kimlikleri kullanarak ülkeyi hala nasıl bir "kronik kriz" durumunda tuttuğuda bir gerçektir.Tabi Onur Güngör arkadaşımız bu dünyada değilde başka bir dünyada yaşadığından olsa gerek bu gerçekleri bir türlü göremiyor!Neyse..Peki şu sorulamazmı? Marksizm,emperyalizm tarafından hiç kullanılmadımı yani? Elbette kullanıldı!Lakin bu bir ülkede sosyalist solu bölmek ve etkisizleştirmek yada kamuoyunda prestij kaybettirmek amacıyla CIA tarafından kurulan "panzehir sol partiler ve illegal örgütler" tarafından yapılır.Bundaki amaç bildiğimiz üzere, sosyalist sol içinde "fraksiyonlar" yaratarak bölerek toplu hareket faaliyetlerini kırmak ve bu farklı fraksiyonları da birbirine düşman etmektir.Devleti zayıflatmak değil! Tam tersine o devlet emperyalizmin güdümünde olduğu için devleti güçlendirme adına yapılır!"


"Emperyalizm, marksizmin “devlet sistemlerini, sistem dışı örgütlerle zayıflat ve yık” ilkesiyle tam bir uyum halindedir. Emperyalizm marksizmi kullanarak, sistem içinde kalarak mücadele edecek, toplumsal dönüşümü bu yolla gerçekleştirebilecek örgütler önüne engel çıkarmakta ve devleti kuşatma görevini yerine getirtmektedir."(Onur Güngör)


Kulağa ne kadar da hoşgelen "cilalı"sözler değilmi? Tabi bu sözler Marksizm ve emperyalizm üzerine kıyısından ucundan biraz okuyan derinlemesine analiz etmemiş çözememiş ve belli ön yargılara sahip "sivri zekalar" için cilalıdır..Bizler için değil!


Onur arkadaşımız iddiayı ortaya atıyor ama ya örnekler?? Örnek vermiyor?? Hani ispat? İddia 'nın olduğu yerde referans da olur..Yoksa o iddia bir iftiradan öteye gitmez..Ülkemizde ki günümüz "Blanquist" illegal sol örgütleri kast ediyorsa eğer bu komiklikten öteye gitmez..Çünkü söz konusu örgütlerin Marksizmi "kartvizit" olarak kullanmaktan öteye ideolojik bir derinliği yoktur.Farz-ı misal bir kaç adam bir örgüt kuruyor ve ideolojik olarak kemalizmi benimsiyorlar..Ve daha sonrada "devlet" e karşı "zayıflatıcı" eylemlere girişiyorlar,uyuşturucu kaçakcılığından pay alıyorlar ve emperyalizmin taşeron eylemciliğini yapıyorlar..O halde şöylemi dememiz gerekir? "Kemalizm emperyalizmin ajanı haline gelmiştir" Sıraladığımız icraatleri yapanlar değil suçlu olan tamamen ve yalnızca ideoloji öylemi??Onur arkadaşımız iddialarıyla "evet öyle" diyor ve fikirsel acizliğini gösteriyor...Emperyalizmin taşeron eylemciliğini yapan sözde "marksist" örgütlere bakarak marksizme kara çalmak ve küçük göstermek "liberal ahmak"lıktan başka bir şey olamaz.Onur arkadaşımız da içindeki tükenmez marksizm nefretinin verdiği heyecanla mantıksız çalakalem sözler yazarak ancak kendisini küçük düşürebilir.Bir siyasi mücadelenin yasa dışı faaliyetler göstermesi (burada uyuşturucu ve benzeri gibi tiksindirici faaliyetleri kast etmiyoruz) onun illa emperyalizmin ajanı olduğu anlamına gelmez.Ölçü bu değildir.Legal yada illegal her siyasi hareketin ölçüsü, teoriksel ve eylemsel tutarlılığıdır.Kemalist bir hareketin emperyalistlerin güdümünde ideolojiye aykırı eylemlere girişmesi büyük bir tutarsızlık ve çelişki ise aynı şey marksizm içinde geçerlidir.Burada suçlu olan "ideoloji" değil eylemi gerçekleştirenler yani EYLEMCİLERDİR!!


Onur Güngör ve onun gibileri marksizmi bilmezler..Marksizm dendiğinde tek bildikleri şey "işci sınıfının kışkırtılmasıdır.".Bir adam biraz işci sınıfından sendikalardan sınıf bilincinden söz ettiğinde Onur Güngör ve arkadaşları hemen ürkerler...Sonrada "devrimci darbe(!)" adı altında İHANET ederek bu sınıf bilinçli insanlardan "kurtulmak "isterler..Ortak paydaların amaçların önemi yoktur onlar için..Tek bildikleri kemalistler.net sitesindeki faşistler misali 6 oku sıralamak "atam atam sen kalk ben yatam" demektir.Araya bir de deniz gezmiş ve che guevara resimleri ve sözlerini sos niyetine eklerler ki "solcu görünelim " yanılsaması sağlam yürüsün...Nede olsa Perinçeğin lahre-i tedrisatından geçmiştir Onur Güngör ve bu işleri iyi bilir...Latin amerikada marksist partiler birer birer iktidar olurken Onur Güngör ve ekibi onları kendisine yakışacak bir çelişki ile onları alkışlamaktanda geri kalmaz!Sınıf bilincine düşmandır ama sınıf bilinci ile zafer kazananları da alkışlar!!


"Bugün dünyadaki ve Türkiye’deki pek çok marksist örgütün doğrudan veya dolaylı emperyalizmle bağı vardır. Bu düşünceyi aklı almayanlara ben şunu sorarım, bugün emperyalizmin üretip desteklediği, kullandığı ve kullanmaya devam ettiği her türlü dinci akım da emperyalizm karşıtlığı kılığıyla karşımıza çıkmıyor mu? İşte marksizmin tutucu düşünce yapısı, ilerici fikirler üstünde baskı yapabilmenin aracı haline dönüşmüştür. "(Onur Güngör)


Bu iddiasına cevabı yukarıda yazdıklarımızla zaten vermiştik...Anlayan anlar zaten..tabi zekası olanlar.."İşte marksizmin tutucu düşünce yapısı, ilerici fikirler üstünde baskı yapabilmenin aracı haline dönüşmüştür. " diyor büyük bilge! Öyle bir bilgeki bir yandan "marksist katvizitli" örgütlerin emperyalizmle bağlarının olmasının suçunu ideolojiye yüklüyor bir yandan da Marksizmi,ilerici düşünceler üzerinde baskı aracı olan tutucu bir düşünce yapısı olarak nitelendiriyor..Ve de bunu yaparken hiç utanmadan sıkılmadan "...her türlü dinci akım da emperyalizm karşıtlığı kılığıyla karşımıza çıkmıyor mu? " diyerek te iddiasını sağlamlaştırmaya çalışıyor..Marksizm ile kökten dincileri aynı kefeye koymak!! Yapılırmı? Onur Güngör yapar neden yapmasın ki..? Neyse..


Marksizm tutucu ve katı bir düşünce yapısı içeren bir ideoloji değildir..Onur Güngör zahmet edip Marx-Engels 'i kendi eserlerinden okumuş olsaydı tabi (beyni ile okumasını da tavsiye ediyorum ısrarla) öyle olmadığını anlardı..Marx'ın çoğu eserinde dile getirdiği tezler dikkat edilirse genelde ucu açık olan tezlerdir..Marx hiç bir zaman hiç bir tezinde katı ve "olmazsa olmaz" tavrını koymamıştır..Çünkü bilimi ve bilimselliği yücelten birisi olarak kendisi ile çelişeceğini çok iyi biliyordu..Çünkü Marx bizim dar kafalı kemalistlerimiz gibi bilimden bilimsellikten söz edip eski bayatlamış düşünceleri savunmadı! "Her yeni yüzyılın yenilikleri bir önceki yüzyıla bir başkaldırıştır" diyen birisinden de bu beklenemezdi zaten.Marx için sosyalizmin tek bir amacı vardı ve oda “özgürlük”. Marxizmi sadece “işci sınıfının kurtuluşu” olarak algılayan sözümona Kemalistler ve türksosyalistlerimize verilebilecek en iyi cevabı yine Marx’ın kendisi şöyle veriyor;” İşci ücretlerinin zorla ve güç kullanarak yükseltilmesi,kölelerin daha iyi ücretlendirilmesinden öte bir anlam taşımayacatır.Bu nedenle ne işe ne de işciye insani bir karakter yada onur kazandırmayacaktır.” (Das Kapital)

Öte yandan Onur Güngör “kemalist sosyalizm üzerine” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanıyor.


Kemalist sosyalizm, marksizmin sınıfsal gerçekleri gösteren yönünü kabul etmekle beraber, tartışılmaz ve yüce bir ideoloji olduğunu kabul etmeyecektir.”


Hangisine inanalım?” Marksizm emperyalizmin ajanımıdır yoksa sınıfsal gerçeklikleri gösteren bir ideolojimidir??Ve de tutucu düşünce yapısına sahipmidir değilmidir?? “İncili Allah göndermiştir ama sonradan bozulmuştur ve gecerliliği kalmamıştır” diyen müslümanlar dan ne farkı kaldı bu sözlerin acaba?? Ayrıca hangi aklı selim marksist “marksizm tartışılmaz bir yüce ideolojidir” demiştir yada öyle benimsemiştir?? Marksizmin en büyük otoritesi sayılan Lenin bile Marksizmi yeniden yorumlayıp kendi zamanına gore güncellemedimi?? Başarısının sırrı bunda saklı değilmiydi? Dünya marksistleri içinde bu ideolojiyi tartışılmaz yüce olarak gören kimse olmamıştır.Sadece Marx’ın bazı tezleri 2.enternasyonel sosyalistleri tarafından “mutlak gerçekler” olarak benimsenmiş yani dogmalaştırılmıştır

Bu dogmaları red eden ve marksizmi yaratıcı bir zeka ile ele alan bolşevikler devrim sonucuna ulaşırken ortodoks marksistlerin bugunkü hali mecalleri de “liberal sol” saflarda yer almaktan öteye gitmemiştir.


Bugün marksizmin bütün temel eserlerini ve önderlerin yazılarını ezbere bilen bizim “türk marksistlerimizin” başarısızlıklarının da gerçek sebebi sadece okuduklarının tekrar etmek yani papağancılıktan öteye gitmemek değilmidir aslında??


Kemalist olmayan bir sosyalistin ayağının Türkiye topraklarına bastığı iddia edilemez. Kemalist sosyalizm, ayağı Türkiye topraklarına basan bir sosyalist anlayışı temsil eder. Sosyalizm mücadelesinde anti-kemalist olanlar Türkiye sosyalizminin engelidirler ve direk karşı-devrim cephesindedirler.” (Onur Güngör)


İşte size statükocu bir kemalistin bariz sözleri..”Kemalist değilsen ayağın bu ülkeye basmıyordur ve sen karşı devrimcisindir!” Onur Güngörün yukarıda verdiğimiz alıntısının meali budur.Kemalizmi benimsemiyorsanız “düşman “ olarak hedefsiniz.”ya Kemalistsiniz yada değilsiniz “diyor Onur Güngör hazretleri..Bir sosyalistin anti Kemalist olması onun radikal bir Atatürk yada Kemalizm düşmanı olacağı anlamına gelmez..Her insan bir ideale ütopyaya inanır..Önemli olan ortak paydalarda buluşabilmek ve toplu bir güç haline gelebilmektir.Onur Güngör’ün yaklaşımı günümüzün “ya bizden olursunuz yada yok olursunuz” diyen “Neo-con” lardan ve de Nazilerin benzer propagandalarından farklı değildir!!


Biz de bundan sonra Marksist dogmatizme karşı savaş ilan etmeliyiz, bu dogmatizme karşı savaşım, ilericilerin özgürlük mücadelesidir. Marksist dogmatizmin kalıntıları dilimizden ve zihnimizden silinmelidir. Kapitalizme karşı savaşta ve sosyalizm mücadelesinde marksist jargonları bırakıp kendi dilimizi geliştirmeliyiz.” (Onur Güngör)


Onur Güngör,yukarıda verdiğimiz alıntılarda “marksizmin sınıfsal gerçekliklerini” kabul ediyoruz derken bu pasajında da marksist jargonları bırakmalıyız ve onu zihnimizden silmeliyiz diyor??? Tutarsızlığın ve dengesizliğin bu kadarı ancak Onur Güngör de olabilir..Marksizmin sınıfsal analiz ve tahlil yöntemlerini kabul etmek demek onun jargonunu da kullanmak zorunda kalacağın anlamına gelir.Gerçekliğini kabul ettiğin bir düşüncenin jargonunu da red edemezsin.Ederim dersen karşındakilerde gülerler..Öte yandan Marksist dogmatizmi silmekten bahsederken aslında direkt olarak marksizmin kendisini silmekten bahsediyor.Çünkü sözümona bir “kemalist sosyalist” olarak onun en temel vazifesi once marksizmi ortadan kaldırmaktır.Diğer bütün sözde kemalistler gibi…Ama tabi bunu yaparken dilinden düşürmediği bir sosyalizm kavramını kullanıp durur...Lakin o sosyalizmin ne olduğunu daha kendisi de bilmemektedir.Ama bir şeyi çok iyi bilir Onur Güngör ve bildiğide şu sözlerinde saklıdır;


Kemalist sosyalizm, sosyalizm stratejisinde sosyalizme eğilimli sınıflarla beraber yürürken hiçbir sınıfın rolünü abartmayacaktır. Sosyalizm mücadelesini sosyalizmin bilincine varmış insanlar yapacaktır, sosyalizmin bilincine varmış ve bunun gereğini yerine getiren insanların sınıfsal kökeninin önemi yoktur.”(Onur Güngör)


Sosyalizme eğilimli sınıf diye bir tanımlama Onur Güngör ün abuk sabuk bir icadıdır.Sosyalist mücadelede temel ve öncü sınıf tartışma yapılır..Ülkenin soso-ekonomik ve politik analizine göre örneğin; "Köylü sınıfı mücadele de temel güç işci sınıfı da öncü güç olacaktır!" denir!Öğrenci ve aydın sınıfının öncülüğündeki bir sosyalist hareketin de uzun vade de başarılı olma şansı yoktur.Yakın tarih bunun örnekleri ile doludur.Onur Güngör ve onun gibileri işci ve emekçi sınıfının olası iktidarını hayal etmekten daima korkarlar.İşte bu yuzden “sınıfların rolü abartılmamalıdır” derler."Böylece bunlar, sınıf ayrımı yapmaksızın, toplumun tamamına, hatta tercihan egemen sınıfa seslenip duruyorlar. Çünkü bunların sistemini bir kez anladıktan sonra, insanlar nasıl olur da mümkün olan en iyi toplum için mümkün olan en iyi planın bu olduğunu görmemezlik ederler? Yine bunlar, her türlü siyasal, ve özellikle de her türlü devrimci eylemi reddederler; amaçlarına barışçıl yollarla ulaşmayı arzularlar ve zorunlu olarak başarısız kalmaya mahkum küçük deneyler ile ve örnek gösterme ile, yeni toplumsal İncil-i Şerif yolunu açmaya çalışırlar. (Marx-Engels)

Onur Güngör bu yazdıklarımızdan sonra bize şu cevabı verebilir;"Biz marksizmin dogmatikleştirilerek önümüze sunulmasına karşıyız ve düşmanlığımızda bunadır." Ancak bu asla inandırıcı olmaz.Çünkü Onur Güngör daha yazısının başında marksizmi "işci sınıfının kimliğini kışkırtan" bir ideoloji olarak tehlikeli bulduğunu açıkca belli etmiştir.Onur Güngör,sosyalistim diye bağırmasına rağmen asla gerçek bir sosyalist olamayacaktır.Sınıf bilincini benimseyememiş,özümseyememiş bir adam ne devrimci olabilir ne de sosyalist olabilir?? Olup olabileceği gerçeklikten yoksun bir romantik sol şovalyeliktir(!) Marxı ve Engelsi çağdaşlarından ve erken sosyalistlerden farklı ve özel kılan onların,değişen toplumsal yapısının çözümlenişini ve eleştirisini devrimci dönüşümler kavramıyla birleştirmeleri v sosyalizmi işci ve emekçi sınıflarının ideolojisi haline getirmeleridir.Bu böyle olduğu için bugün hala bilimsel sosyalizm avrupadan,latin amerikaya,afrikadan, asyaya kadar uzanan coğrafyada bir eylem kılavuzu olarak varlığını sürdürmektedir.


Mahir Çayan’ın da söylediği üzere Marksizm ve kemalizm arasında aşılmayacak bir duvar yoktur.Bizlere düşen ödev duvarları aşmaktır yeni duvarlar örmek değil! Emekçi sınıfın olası iktidarından korkmak adına marksizme sataşmak ve karalamak ancak bir faşistin düşüncesi olabilir.


Bu yazıyı yazmaktaki amacımız “Marksizm avukatlığı” yapmak değil sadece gerçeklerin saptırılmasına ve yalan yanlış tespitlerin genç arkadaşlarımızın kafasını bulandırmasına izin vermemektir.Onur Güngör “marksizmin işini bitirdim” türünden yazılar yazarak egosunu tatmin etmek yerine şu içini bir türlü dolduramadığı “sosyalizm” kavramına kafa yorarsa kendisi için daha yararlı olur.


21.Yüzyıl türk gençliği elbetteki büyük önderi Mustafa Kemal’i unutmadan ve onun mirasına sahip çıkarak devrimciliğinin gereklerini yerine getirmek zorundadır.Fakat bunu yaparken salt ulus bilinci ile değil sağlam bir sınıf bilinciyle de kuşanarak ve marksizmden yeri ve zamanında geldiğinde faydalanarak yapmalıdır!!Ve kemalizmi de siyasal rantiyeci, bürokrat devletçi kafaların kuru ve soğuk ideolojisi olmaktan kurtararak çağın gerçekleri ile yeniden yorumlayarak ve katkılandırarak kitlesel bir düşünce yapısı haline dönüştürmelidir!

                                                   BARTROBEL

BİZ KAÇ LİRA OLDUK??

19/1/2008 · Kategori: Siyaset

Büyük bir rüzgarla,Tuncay Özkan tarafından başlatılan "bizkaçkişiyiz" hareketi üye sayısı olarak 1 milyonu nihayet aştı belkide aştı gözüküyor kim bilir? Neyse konumuz bu değil...Konumuz ağırlıklı olarak bu hareketin aldığı son kararla beraber internet sitelerinde abonelik sistemine geçmesi ve "para karşılığı" üyelerin aktivite sağlamaya başlamasıdır..Buna göre her "türkiye sevdalısı" bizkaçkişiyiz sitesinde yorum yapabilmek için senelik 20 Lira dokuz aylık 15, altı aylık 10,üç aylık 5 tl ödeyecek.Sitede bu durumun duyurulduğu sayfaya yapılan yorumları dikkatli ve uzun uzun inceledim ve bir tane bile mantıklı bir karşı yoruma rastlayamadım..Bazı yorumlardan sizlerede bir iki örnek vereyim..

"BİZ BURAYA VATAN SEVDASINA GELDİK PARANIN PULUN ÖNEMİ YOK ÖNEMLİ OLAN VATAN. VATAN SANA CANIM FEDA. " (cemal1)

"CANIMIZ MALIMIZ PARAMIZ AL BAYRAĞA, GELİNCİK DAVAMIZA HELAL OLSUN ...."(guneslulkesi)

"Şu göz ardı edilmesin,sitede;"biz kaç kişiyiz?"yolunda her partiden üye bulunmaktadır.Öyle bir söylev öyle bir hareketle yola çıkılmalı ki buradaki arkadaşlarımız sistem dışı kalmasın.Siyasettede sistem dışı kalmasın. "(AABAK)

Özellikle sonuncu yoruma dikkat etmek gerekir.."bizkaçkişiyiz yolunda her partiden üye bulunmaktadır.." Buna biraz sonra değineceğim.

Site yönetimi aidat sistemine gecilmesinin amacı olarak "site içinde yapılan provokasyonları,kavgayı gürültüyü " neden gösteriyor.Oysa kendi sitelerinde kendilerinden başka provakatör yok.Bizkackisiyiz sitesinin toplantı odalarında yapılan tartışmalarda düzeyli bir karşıt düşünceye bile en "hayvani" şekilde saldıran ve küfür edenler yine kendi insanları.Sonra da çıkan tartışmalar büyüyünce de olaya el koyan "emekli ögretmen yada memure hanım"lardan oluşan site operatörleri de düzeylide olsa muhalif olduğu için saldırılan ve küfür edilen insanı engelleyip uzaklaştırırken,saldıranlar ve hakaret edenlere yönelik bir uygulama yapılmamaktadır.İşin aslı, bu durum bir bahane..Yani aidat sistemine geçmek için gerçek neden bu değil..Kendi sitelerinde bile bir "anlayış ve hoşgörü ortamı" yaratamayanların kime nasıl umut olacağı da meçhuldür.

Öte yandan bizkaçkişiyiz sitesinin bir de reklam alma uygulaması var.Reklam veren site üyelerinin de  desteklenmesi için uyarı yazısı da bulunuyor."Lütfen reklam veren üyelerimizin sayfalarını kullanarak destekleyelim."Evet,sizde onlar gibi "vatan,sana canım feda..Atam,atam sen kalk da ben yatam" diyerek şirketinizin yada işyerinizin reklamını vererek ek bir kazanç kapısı sağlayabilirsiniz...Sonuçta o siteye üye olan herkes "vatan kurtarma sevdalısı" olacağına göre kimse sizin gerçek düşüncelerinizi sorgulamaz ve düşünmez..1 milyon küsür kişi fena bir pazar olmasa gerek..

Yazımın başında sitedeki yorumlardan verdiğim alıntılardan birinde "bizkaçkişiyizde her partiden üye bulunmaktadır" şeklinde bir söz vardı...Bu çok önemli bir detaydır.Her partiden demek,"sağcı" partilere mensup insanların da bu işin içinde olduğu anlamına geliyor.."Efendim,onlarda bizim insanımız değilmi" diyerek itiraz edebilirsiniz.Evet,onlarda bizim insanımız ama şunu unutmayın ki her siyasi hareket toplumsal bir sınıfa dayanarak ilerler! Eğer bir hareketin öncülüğünü varlıklı,orta sınıf yapıyorsa (mühendis,asker,işletmeci,şirket sahibi vb gibi) o hareket asla ezilenlerin,açlık çekenlerin,emekçilerin sesi olamaz!! Bugün,bizkaçkişiyiz hareketinin öncülüğünü de bu bahsettiğimiz varlıklı,orta sınıf yapmaktadır.Bunların bir ideolojileri yoktur.Olmasınıda istemezler."ne sağcıyız nede solcuyuz sadece Atatürkcüyüz" demeyi bilirler.Lakin Atatürkçülükleri de,anıtkabire gidip ağlamaktan öteye ve akp karşıtlığından öteye asla gitmez.Asla örgütlü bir ciddi güç olamazlar.Laiklikliğin, (ne kadar varsa bu ülkede laiklik) daha doğrusu kendi (ete,süte karışmayan)yaşam tarzlarının ve çıkarlarının tehlikeye girdiğini hissettiklerinde sokaklara dökülürler.Birden bire anti-emperyalist olurlar ve "sol jargon" kullanarak siyasete yönelirler...Tabi bu durum geçicidir...Dedik ya sürekli bir örgütlü güç oluşturmak sınıfsal yapıları gereği çok zordur...

Diğer bir konu da Kanalturk...Bizkackisiyiz sitesini incelediğinizde bitmek bilmeyen bir kanaltürk övgüsü ile karşılaşıyorsunuz...Kanaltürk'ün bir iki muhalif programdan başka diğer sıradan televizyon kanallarından çok farkı yok..Tek fark biraz daha ulusalcı bir imaj çizmesi ve akp aleyhtarlığını yoğun şekilde sergilemesi..Lakin halkın yararına kanaltürk de cok fazla yararlı bir kaynak da yok...Mesela,işci partisine bağlı olan Ulusal Kanal yayın içeriği bakımından Kanaltürkden çok daha halkçı ve siyasi bir çizgiye sahip.Amacımızda ulusal kanal reklamı yapmak değil,sadece tutarlılık bakımından bir kıyas yapdığımızda Kanaltürk ün daha çok "elit" bir tabakaya hitap ettiğini gözlemliyoruz.Aradaki farkı anlamak isteyenler iki kanalı kısa bir zaman takip etsinler ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Evet,bir dönem özalcı,bir dönem aydın doğan ve karamehmetin iştakipçiliğini yapmış "önderi" ile senelik para karşılığı katılımcılarıyla,otel sahibi işletme sahibi "milliyetçi" reklamverenleri ile ve her daim "vatan sana canım defa " demekten başka bir sey bilmeyen kalabalığı ile bizkaçkişiyiz hareketi dernekleşme yolunda ilerliyor..Bundan sonra olabilecekleri tek şey "kadrolu vatanseverler derneği" olmaktan öteye gitmeyeceğinide söylersek çokda ayıp etmiş sayılmayız..

Sahi, 1.162.847 kişiden,üye başına 20 lira alındığın da nasıl bir hesap çıkar??"Biz kaç lira oluruz??"

                                                  BARTROBEL

VAKİT GAZETESİNE!

19/1/2008 · Kategori: Siyaset

Kendisini nimetten sayan bir avuç molla sürüsünün yayın organı olan Vakit gazetesinin,bundan 3-4 gün önceki yayınında,Türk devrimci mücadelesinin önderlerinden Deniz Gezmiş için "eli silahlı anarşist" tanımlaması kullanılmıştır!

Yayınlarında ve yazılarında sürekli olarak "demokrasi","özgürlük" ve "hoşgörü" den bahseden bu takiyeci takımının aslında bu dile getirdiği erdemlerin hiç birine sahip olmadığı ve bunlar üzerinden çirkef saçmak amacında olduğu açıktır!

Deniz Gezmiş döneminin duyarlı,aktif devrimci bir neferi olarak ve de TEK BİR İNSAN ÖLDÜRMEMİŞ bir önder olarak türk halkının gönlünde yer kazanmıştır."eli silahlı anarşist" olarak onu aşağılamak yerine önce kendiniz bir aynaya bakın!Bu ülkede en çok cinayetleri,katliamları kimler yapmıştır?? "ya allah bismillah" diyerek amerikan askerlerini protesto eden vatansever gençliğin üzerine çullanan sizler değilmiydiniz!!

Çorumda,maraşta,sivasta,menemen de sizin gibi gözü dönmüş işbirlikçi molla sürülerinin yaptığı katliamlar hala belleklerde!Utanmadan sıkılmadan birde "ahlaktan maneviyattan" bahsedebiliyorsunuz."eli silahlı anarşist" demek de yetmiyor kendinizden bir mollanın "deniz gezmiş ve arkadaşları namazı bastılar namaz kılanları tokatladılar" gibi iğrenç iftiralar da atabiliyorsunuz! İftira,çamur,çirkeflik,takiyecilik sizin olmazsa olmazınızdır iyi biliriz..Dilinizden düşürmediğiniz "ecdad"ınız da aynı karaktere sahipsiniz.Yüz karası Osmanlının yüz karası torunları olarak "ecdad" ınıza layıksınız!

Demokrasi demek saygı demektir.Hoşgörü demektir.Oysa siz bu halkın önemli çoğunluğunun büyük saygı duyduğu ve  sizin gibi işbirlikçi faşistlerin katlettiği bir devrim neferine saygı göstermekten acizsiniz.

Haddinizi bilin..Meydan sizin gibi çakal mollalara karşı boş değil!! Önderlerimizden söz ederken de seçtiğiniz kelimelere dikkat edin!! Birazcık insan olduğunuzu hatırlamanız da yeter..!!


YENİÇAĞ FAŞİZMİ!

19/1/2008 ·

Yeniçağ gazetesini bilmeyeniniz yoktur herhalde? Ülkede sözde "milliyetçilik" rüzgarlarının sert esmeye başladığı dönemle beraber ortaya çıkan ve popülarite kazanan bu gazetenin siyasal yapısı "türk-islamcılık" üzerine kuruludur.Yazar ve yönetim kadrosu da 80 öncesinin "militan ülkücüsü ve şeriatçısı" isimlerden oluşmaktadır.Gazetenin orta sayfasında "la ilahe illallah,muhammedün resurulllah" başlıklı geniş bir "din " bölümü de bulunmaktadır.Hulki Cevizoğlu da bu gazetenin yazar kadrosundandır.İşte Yeniçağ gazetesinin siyasal künyesi böyledir.

Bizim "ateşli kemalist" geçinen bazı sözde kemalist internet grupları da sık sık bu gazetenin yazarlarının yazılarına sitelerinde yer vermektedirler.Yeniçağ'ın çelişkilerini bildikleri halde "biz onlara yakın değiliz,onlar bize yakın" diyerek kendilerini savunurlar.O halde şu sorulabilir..Onların size yakın olan tarafı nedir? Cevapları basit! "Çünkü onlarda milliyetçi!"

Bu "ateşli kemalist grup" sitelerinde "türbanlıyım ama kemalistim ve ilericiyim" diyen bayan üyeleri "küfürle ve zorbalıkla" uzaklaştırırken,orta sayfasında vakit gazetesini aratmayacak kadar radikal bir din bölümü sunan gazetenin kendilerine yakın olduğunu ve yazılarını bu yüzden yayınladıklarını söylüyorlar! Çelişkiler denklemine bir bilinmeyen daha!

Bu "ateşli kemalistler" tabi sözde kemalistler,her milliyetçiyim diyene ve her akp karşıtı olan kişi ve grupları sorgusuz sualsiz desteklemekte sakınca görmez! Neden görsünler? İlhan Selçuk efendi "80 öncesi olanları unuttum ve mhp lileri affettim,onlara el uzatıyorum" dedikten sonra bu "ateşli kemalistler" desteklemiş çok mu yani?Neyse,neresinden bakarsanız iğrenç çelişkiler zinciri...

Şimdi bu YeniÇağ gazetesinin yazarlarından birisi olan Özcan YENİÇERİ'nin 10 Ocak 2008 tarihli yazısını ele alalım..Şöyle diyor bay Yeniçeri ;[
i]"1890  yılında, genç avukat Vladimir Ulyanov-Lenin, 1891 yılında da açlıktan en çok etkilenen eyaletlerden birisinin merkezi olan Samara’da ikamet ediyordu. Yöre aydınının, yalnızca açılan toplumsal yardım çabalarına katılmamakla kalmayıp, kesin biçimde böyle bir yardıma karşı olduğunu da açıklayan tek temsilciydi. Arkadaşlarından birinin hatırladığına göre, “Vladimir İlyiç Ulyanov, açlığın bir çok olumlu yanları olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmiyordu. Düşüncesine göre, ortaya çıkacak sanayi proletaryası burjuva düzeninin kökünü kazıyacaktı. (...) Geri kalmış köylü ekonomisi yıkılırken, açlık bizi amacımıza yaklaştıracak ve kapitalizm sonrası aşama olan sosyalizme ulaşılacaktı. Açlık, yalnızca Çar’a değil, Tanrı’ya olan inancı da yok edecekti” .[/i]

"30 yıl sonra, Bolşevik hükümetin başı olan genç avukat, yine aynı düşüncedeydi: Açlık, “düşmanın başına ölümcül bir darbe indirmeye” yarayabilir ve yaramalıydı. Bu düşman, Ortodoks Kilisesi’ydi: “Elektrik, Tanrı’nın yerini alacaktır. Bırakın köylüler elektriğe tapsın; otoritenin gücünü gökyüzündekinden daha fazla hissedeceklerdir”. Lenin 1918 yılında Leonid Karsin’le Rusya’nın elektriklendirilmesi üzerine yaptığı bir tartışmada böyle diyordu (Nicolas Werth, Komünizmin Kara Kitabı, 2000;165). Lenin, insafsız bir ideokrattı. Bir sınıfın hâkimiyeti için başka bir sınıfın toptan yok edilmesi gerektiğine iman derecesinde kendisini inandırmıştı. "

Evet,soyadı yeniçeri olan bu yazar özentisinin "kötülüğün planlaması ve şok tedavisi " başlığı taşıyan yazısına giriş kısmı verdiğimiz pasajlardan oluşmakta.Yeniçerinin, Lenin'le ilgili verdiği bu yalan yanlış bilgilerin kaynağı ne peki? "Komünizmin Kara Kitabı"
İşte "kemalizm soldur" diyerek en ateşli kemalist solcu olduğunu iddia eden grubun yazılarına yer verdiği gazetenin yazarının Lenin yazısı! İşte Yeniçeri'nin nasıl azılı bir faşist ve sol ve solcu düşmanı olduğunun ispatı! Dönek maocuların kaleme aldığı dedikodu ve iftiralardan ibaret olan "Komünizmin kara kitabı" ndan alıntılar vererek sol düşmanlığını tescilliyor bir kez daha!

Aynı faşist gazetenin yazarlarından Arslan Bulut' da bir yazısında "Deniz Gezmiş ve arkadaşları yüzünden bu ülkede ABD hegemonyası arttı" demişti! Bizler CHP+MHP olası koalisyonuna şiddetle karşı çıkarken "siz hala 80 öncesinin kan davasını güdüyorsunuz " diyerek bazı kendini kemalist zanneden "beyinsizler" bize sataşmıştı. Alın işte size örnekler.Yeniçeri ve Arslan Bulut!!  Bunlar değiştimiki biz değişelim?? Deniz Gezmişi saçma nedenlerle suçlayanlar,"kanımız aksada zafer islamındır" demekten vazgeçmeyenler,"komünizmin kara kitabı"ndan pasajlarla sol düşmanlığını devam ettirenlere mi elimizi uzatalım??Varsın uzatan uzatsın!! Bizim kanımızda soysuzluk yok! Düşmana el uzatmak adetimiz değil! Hele onlarla aynı safta yer almak asla değil!!

Lenin..Lenin..Lenin...Türk-İslamcı faşistlerin adını her duyduğunda derin öfke nöbeti geçirmelerine neden olan isim! Neden? Çünkü lenin proleterya sınıfının mücadelesini örgütleyerek sömürücü sınıfları ortadan kaldırdı! Neden?Çünkü Lenin, kendi halkının üzerine her fırsatta ateş ettirmekten çekinmeyen Çarlık sistemini al aşağı etti! Kilisenin etkinliğini bitirdi! Din sömürüsünü bitirdi!
"Yeni bir toplum yaratmak için eski topluma ait değerlerin mahkûm edilmesi değil, yok edilmesi gerektiğini düşünen bir jakobendi."(Özcan Yeniçeri)

Yeniçeri ve benzeri gibi kelebekli faşistler, sol adına sadece "komünizmin kara kitabı" ve benzeri gibi kitapları okuduklarından bilgileri de dolayısı ile beyinleri kadar küçük ve sığ oluyor!Oysa yeniçeri biraz araştırma yapsaydı,Lenin'in eski topluma ait değerlerin tümünün tamamen yokedilmesi fikrinde olmadığını bilirdi.Özellikle "proleterkült" tartışmalarının en yoğun yaşandığı dönemde,Mayakovski öncülüğündeki "Fütürist" devrimci sanatçılar grubunun "eski kültürü temsil eden ne varsa tamamen ortadan kaldırılması" gerektiğini içeren "aşırı sol" düşüncesine ilk olumsuz tepkiyi veren ve onaylamayan Lenin'di! Onaylamadığı içindir ki daha sonrada Sovyetler Birliğinde çarlık döneminde yetişen önemli ve saygın sanatçılar,sovyet döneminde de daima itibar gördü.(jdanovun sansürcülüğüne rağmen)
Lenin'e yapılan bu konudaki en tutarlı eleştiri "burjuva sınıfı ortadan kaldırılırken onun modern öğeler taşıyan kültürünün kaybedilmemesine yönelik gerekli tedbirlerin alınmaması" üzerinedir.

YeniÇağ vb gibi gazeteler ve gruplar asla ve asla kemalistlerin müttefiği olamazlar! Onlar için geçerli olan inanç şudur" En iyi devrimci ölü devrimcidir" AKP ye karşı müttefiklerimiz sol sendikalar ve diğer ilerici dayanışma grupları olmalıdır!Faşist her zaman faşisttir asla unutmayın
!

                     BARTROBEL

YAŞAMAK VE RUHLARININ ONURUNU GERİ KAZANMAK İSTEYENLER!

13/8/2007 · Kategori: Felsefe

 

Gururundan geriye bir şeyler kalmış olan ve de hayatı sevenler...
Mutlu olduğu zamanlar da bile, neşe'sini bozarak bir suçluluk duygusu için de olduğunu hissedenler....
Hiçbir zaman inanmadığı ve de uygulayamadığı, bir ahlak düzeni uğruna yok olmayı isteyip, isteyemediğine karar veremeyenler...
Kendisine karşı dürüst olduğu anlarda bile, kendisini enayi yerine konmuş gibi hisseddenler....
Mutlu olduğu zamanlar da bile neşe'sini bozarak, bir suçluluk duygusu içinde olanlar...
Hayranlık duyduğu insanlara  acıyıp ta, onların başarısızlığa mahkum olacağını sananlar...
Nefret ettiği insanlara imrenipte,onların varoluşun ustaları olarak görenler...
Düşünmek zahmetine katlanamayarak, hazır reçeteleri tercih edenler...
Bilmekten nefret ederek, neden yoksun ve de mutsuz olduğunu öğrenmek istemeyenler...


Şimdi söyleyeceklerimize bir kulak veriniz  LÜTFEN:

Hayata ulaşmakla ölümden kaçınmak aynı şey değildir.
Neşe, acının - zeka, aptallığın - ışık, karanlığın -kişilik de kişiliksizliğin yokluğu değildir.
Çünkü:
İnşa etmek, yıkımdan uzak durmakla sağlanamaz.
Çağımız manevi bir kriz çağı değildir.
Dünyayı mahveden: İnsanın" tabiatı, yapısı, günahı " değildir...
Artı "değer" demek, fedakarlık  hiç değildir..!
Adalet acımaya, Bağımsızlık birliğe, Mantık inanca, Özsaygı kendini inkar etme eğilimlerine ve de Mutluluk görevlere feda edilemez...
Kötü saydığınız her şeyi feda edip, iyi saydığınız hiç birşeye şeye ulaşamasınız....
***
O halde çevrenizdeki dünyaya bakınca neden dehşetle büzülüyorsunuz?

Bugünkü dünya sizin günahlarınızın bir ürünü değil, sevaplarınızın bir ürünü. Sizin manevi idealleriniz gerçekleştirdi bu dünyayı... hem de en son ve en ideal haliyle. O uğurda mücadele ettiniz, hep onun rüyasını gördünüz, onu istediniz,
***
İnsan aklı,sağ kalmanın temel aracıdır. İnsana hayat verilmiştir, ama sağ kalma, verilmemiştir. Vucudu ona verilmiştir, ama dayanıklılığı verilmemiştir. Aklı ona verilmiştir, ama içeriği verilmemiştir. Hayatta kalmak için o insanın eyleme geçmesi gerekmektedir, eyleme geçmeden önce de, girişeceği eylemin niteliğini ve amacını bilmek zorundadır. Yiyeceğini elde edebilmesi, ancak yiyecek kavramını bilmesiyle, onu elde etmenin yolunu bilmesiyle mümkündür. Bir hendek kazarken de, bir siklotron yaparken de, bunu kendi amacını bilmeden, nasıl yapılacağını bilmeden başaramaz. Sağ kalmak için düşünmek zorundadır.
Ama düşünmek de bir seçimdir. Sizin hiç düşünmeden "insan tabiatı" dediğiniz şeyin anahtarı, birlikde yaşadığınız ama adını koymadan korktuğunuz o açık sır, insanın isteğe bağlı bilince sahip olduğu bir varlık olduğudur. Mantık otomatik olarak çalışmaz. Düşünmek mekanik bir süreç değildir. Mantığın bağlantıları içgüdlerle kırılamaz. Midenizin, akciğerinizin, kalbinizin işleyişi otomatikdir, ama aklını öyle değildir. Hayatınızın her saatin de ve her konusunda, düşünmekte ya da düşünme çabasından kaçınmakta serbestsiniz. Ama kendi tabiatınızdan kaçıp kurtulmakda serbest değisiniz, mantığın hayatta kalma aracının olduğu gerçeğinden kaçmanız mümkün değildir...insan olduğunuza göre sizin için, "olmak ya da olmamak" demek, "düşünmek veya düşünmemek" demekdir.
İsteğe bağlı bilince sahip bir varlığın, otomatik bir davranış rotası yoktur. Eylemlerine rehberlik edecek bir değerler koduna ihtiyacı vardır. "Değer", kişinin kazanmak ve muhafaza etmek içiin uğrunda eyleme geçtiği şeydir, iyi eylem ise, kişinin onu kazanmak ve muhafaza etmek için uyguladığı adımlardır. "Değer", bir soruya verilebilecek cevabı var saymak zorundadır: Kimin için değer ve ne amaçla değer?. Değer ayrıca bir standardı da var sayar. O da bir amaçtır, bir alternetif karşısında eyleme geçmek değildir. Alternetifin olmadığı yerde, hiçbir değer söz konusu olamaz.
Evrende bir tek temel alternetif vardır:Var olmak ya da var olmamak...bu da bir tek tür kimliği ilgilendirir:Canlı organizmaları. Cansız maddelerin varkığı koşulsuzdur, hayatın varlığı öyle değildir. Belli bir eylem rotasına bağlıdır. Madde yok edilemez, biçim değiştirebilir, ama varlığı ortadan kaldırılamaz. Sürekli bir alternatifle, ölüm kalım alternetifi ile karşı karşıya olan yalnızca canlı organizmalardır. Hayat kendi varlığını sürdürme yolunda, kendinin başlattığı bir süreçtir. Bir organizma bu süreçte başarısız olursa, ölür. Kimyasal maddeleri kalır, ama hayatı yok olur. "Değer" kavramını mümkün kılan yalnızca "hayat" kavramıdır. Her şey ancak canlı bir varlık için iyi ya da kötü olabilir.

Yaşamak için bir bitki kendini beslemek zorundadır.


Onun ihtiyaç duyduğu güneş ışığı, su, kimyasallar doğanın onun hizmetine sunduğu değerlerdir; onun yaşamı onun davranışlarını belirleye değerlerin standardıdır. Fakat bitkinin davranışını tercih etmesi söz konusu değildir; bitkinin karşılaştığı şartların alternatifleri vardır, fakat onun fonksiyonunun alternatifi yoktur:Hayatını devam ettirmek için otomatik olarak davranır, kendini yok edecek tarzda davranamaz.

Bir hayvan hayatını devam ettirecek şekilde teçhiz edilmiştir.


Duyuları ona otomatik olarak bir hareket tarzı ve neyin iyi neyin kötü olduğuna dair otomatik bir bilgi sunar. Bilgisinin yetersiz olduğu durumlarda ölür. Fakat yaşadığı müddetçe bilgisine dayanarak hareket eder, otomatik güvenlik ile tercih yeteneği olmayışı ile, kendi çıkarının göz ardı edemez, kötüyü seçecek şekilde ve kendi kendini yok edici şekilde davranmayı tercih edemez.

İnsan, hiçbir otomatik hayatta kalma sistemine sahip değildir.


Onun tüm diğer canlı şeylerden farkı, alternatifler karşısında İRADEYE DAYALI TERCİH yoluyla davranması gerekliliğidir. Onun için neyin iyi neyin kötü olacağı hakkında, hayatının hangi değerlere bağlı olduğu hakkında, hangi hareket tarzına ihtiyacı olduğu konusunda otomatik bilgisi yoktur. Bir kendini koruma içgüdüsü gevezeliği mi yapıyoruz? Bir kendini koruma içgüdüsü kesinlikle insanın sahip olmadığı bir şeydir. Bir içgüdü kesin ve otomatik bir bilgi şeklidir. Bir arzu bir içgüdü değildir. Bir yaşama arzusu size yaşam için gerekli olan bilgiyi vermez. Ve insanın yaşama arzusu bile otomatik değildir:sizin sahip olmadığınız arzunun bu olması sizin bugünkü gizli şeytanınızdır. Sizin ölüm korkunuz bir yaşam aşkı değildir ve size onu muhafaza etmek için gereken bilgiyi vermeyecektir. İnsanlar bilgilerini tabiatın kendilerini mecbur kıldığı düşünme işlemiyle elde etmeli ve hareketlerini böyle seçmelidir. İnsan kendini yok edecek şekilde davranma gücüne sahiptir ve bu, tarihin büyük kısmında insanın yaptığı şeydir…

İnsana rasyonel varlık denmektedir, fakat rasyonellik bir tercih konusudur.


Doğanın insana sunduğu alternatif, akıllı varlık veya intihar hayvanı olmaktır. İnsan, tercihiyle İNSAN olmak zorundadır; hayatını, tercih ederek bir değer olarak sürdürmelidir, tercih yoluyla ihtiyaç duyduğu değerleri keşfetmeli ve kendi erdemlerini uygulamalıdır.Tercih yoluyla kabul edilen bir değerler sistemi bir ahlak sistemidir.
İçinizde yozlaşmadan kalan, yaşayan kalıntıya, insan kalıntısına, AKLINIZA, sesleniyorum ve diyorum ki: Aklın insana has bir ahlakı vardır ve aklın ahlakının değer standardı İNSANIN HAYATIDIR.
İnsan tabiatının gerektirdiği hayat, akılsız bir hayvanın hayatı olmadığı gibi, yağmacı bir serserinin, mırıldanıp duran bir mistiğin hayatda değildir. Düşünen bir varlığın hayatıdır. Güç kullanmakla ya da sahtekerlıkla yaşanan hayat değil, başarılarla yaşanan hayattır, ne pahasına olursa olsun hayat değildir, çünkü insanın sağ kalmasının bedelini ödeyen tek şeyi vardır, o da mantıkdır.
İnsanın hayatı, ahlakın standartlarıdır, ama kendi hayatınız bunun amacıdır. Eğer hedefiniz dünyada var olmaksa, eylemlerinizi ve değerlerinizi insana uygun standartlara göre seçmeniz gerekir, hayatınız olan o tek varlığı sürdürme, doyuma erdirme, zevkini çıkarma değerlerine uygun olarak seçmeniz gerekir.
..................
Siz sıfıra tapanlar...

Hayata ulaşmakla ölümden kaçınmanın aynı şey olmadığını,sizler hiçbir zaman keşfedemediniz. Neşe,acının-zeka,aptallığın-ışık,karanlığın-kişilik de kişiliksizliğin yokluğu değildir. İnşa etmek,yıkımdan uzak durmakla sağlanamaz. Sizin artık biz üreticilere,"Sizin üretiminizi yok etmememiz karşılığında, üretin ve bizi besleyin!" diyemezsiniz. Size tüm kurbanlarınız adına cevap veriyorum: Kendi boşluğunuz içinde yok olup gidin. Var oluş, negatiflerin inkarı değildir. Yokluk ve inkar, değer değil, kötülük dür. Kötülük güçsüzdür, bizden zorla sızdırdığınız dışında bir gücü yokdur. Yok olun, çünkü bizler, sıfırın hayatı ipotek altına alamayacağını artık öğrendik.

Sizin ahlak düzeniniz, bir"Ölüm Ahlakı" düzenidir.


Değerlerinizin standardı ölümdür,amaç ölümdür. Düzeninizin başlangıç noktası lanetleme, amacı, yöntemi ve sonucu da yıkım.
Ahlakı,doğayı,adaleti ve mantığı bir tek kavramla yıkmak, eşi zor bulunabilecek bir kötülüktür. Oysa sizin düzeninizin temelinde yatan budur. İnsanın kendi seçeneğine açık olmayan bir şeyi günah saymak, ahlak kavramıyla alay etmektir. Onu doğmadan önceki bir günahtan ötürü cezalandırmak, adaletle alay etmektir. Masumiyetin var olmadığı bir konuda onu suçlamak, mantıkla alay etmektir.
"Mistiklerin insan aklının yetersizliği konusundaki gevelemelerini dinleyip de, onun bilincinden kuşkulanacağınız yerde kendi bilincinizden kuşku duymaya başladığınızda , yarı-rasyonel durumunuzun her söze göre tehlikeli şekilde sarsılmasına izin vermiş olursunuz,sonunda onun üstün gözüken güvenine ve bilgisine teslim olmaya karar verebilirsiniz. Buradaki komik durum hem size,hem ona gülmeyi gerektirir.O mistiğin güveni yalnızca sizin onu onaylamanızdan gelecektir. O mistiğin korktuğu doğaüstü güç, taptığı o bilinmez ruh, çok güçlü saydığı o bilinç,hep sizinkilerdir.
"Mistik dediğiniz, başkalarının aklıyla ilk karşılaştığında kendi aklını teslim etmiş olan adamdır. Çocukluğunun derinliklerinde bir yerde , kendisinin gerçeklik anlayışı başkalarının iddialarıyla çatıştığında, karşıdakilerin keyfi emirleri ve çelişkili talepleri karşısında bu kişi bağımsız rasyonel yeteneğini hemen teslim etmiştir.' Biliyorum ki sözüyle 'diyorlar ki ' sözü arasında kalan kavşakta, bu kişi başkalarının otoritesini seçmiş , anlamak yerine itaat etmeyi , düşünmek yerine inanmayı kabullenmiştir. Doğaüstü korkusu,başkalarının üstünlüğüne inanmakla başlar.
Bu kişinin teslim oluşu , anlamayışını saklama yoluna yönelmiştir. Başka herkesin bildiği esrarengiz bir bilgiyi yalnız kendisi bilmiyormuş gibi hissetmektedir.Gerçeklik artık başkalarının istediğidir ve bu güç kendisi için ebediyen kapanmıştır.
"O andan başlayarak , düşünmekten korkan bu kişi artık belirsiz duyguların insafına kalmış durumdadır.Tek rehberi duygularıdır,o duygular onun son kalan kişisel kimliğidir,onlara müthiş bir sahiplik duygusuyla sarılır...ve elinden hangi düzeyde düşünmek geliyorsa onunda duygularının aslında korku olduğunu kendinden saklamaya yöneltir.
"Bir mistik size, mantıktan daha güçlü bir şeyin varlığını hissediyorum dediği zaman , bir şey hissettiği doğrudur,ama o hissettiği şey evrenin her şeye kadir süper-ruhu değildir,karşısına çıkan herhangi birinin bilincidir, çünkü kendisi kendi bilincini çoktan teslim etmiştir.Mistik, başkalarının o her gücü içeren bilincini etkilemeye, hile yapmaya,iltifat etmeye ,kandırmaya ve zorlamaya yönelmiştir.Onun gözünde gerçeğin tek anahtarı, 'onlar' dır.Onların esrarengiz gücünü koşumlayıp kullanamazsa, onların onayını alamazsa, var olamayacağını hissetmektedir.Onlar onun tek algılama yoludur, körü yönlendiren köpek gibidir, yaşaya bilmek için onlara tasma takmak zorunda oluğunu hissetmektedir. Başkalarının bilincini kontrol etmek onun tek ihtirası haline gelmiştir: güç hırsı, terk edilmiş zihinlerin boş alanlarında yetişen bir yaban otudur.
"Her diktatör bir mistiktir, her mistik de potansiyel bir diktatördür. Mistik, insanlarla anlaşmaya varmayı değil, onların kendisine itaat etmesini ister. Onlardan bilinçlerini kendi emirlerine, isteklerine, kaprislerine teslim etmelerini ister, kendisi de kendi bilincini onlara teslim eder. İnsanlarla ilişkilerinde inancı ve gücü kullanır, İnsanların onayını... eğer gerçeklere ve mantığa dayanarak kazanmak zorundaysa... istemez. Mantık onun en korktuğu düşmanıdır, aynı zamanda da onun tehlikeli saymaktadır. Onun gözünde mantık, kandırmanın bir yoludur... insanlarda mantıktan daha güçlü bir kuvvetin var olduğunu hissetmektedir. Güven duygusu ancak kendi sebepsiz inançlarından ya da uyguladığı zorlamalı boyunduruktan elde edebilir, ancak o zaman sahip olmadığı mistik güç üzerinde bir kontrol elde ettiğini hisseder. Arzusu emretmektir, ikna etmek değil. İkna etmek bir bağımsızlık eylemi gerektirir ve objektif gerçeklerin absolü niteliğine dayanır.
Mistik nasıl maddenin asalağıysa, nasıl başkalarının yarattığı servete el koyarak yaşarsa..nasıl ruhun da asalağıysa, başkalarının yarattığı fikirleri yağmalarsa...aynı şekilde, kendi çarpık gerçeğini yaratan delinin bile düzeyinde değildir, orada da deliliğin asalağıdır!.Çünkü başkalarının yarattığı çarpıklıkları kullanmaktadır.
Mistik sonsuzluğa, sebepsizliğe, kimliksizliğe duyduğu özlemin ancak bir sebebi vardır:ölüm. İfadelendirilemeyen hislerinin sebeplerini hangi tür anlaşılmaz gerekçelere atfederse etsin, gerçeği inkar eden, varoluşu da inkar etmiş demektir. Acı çekmeyi seyretmek mest eder onu. Yoksulluğu, boyun eğmeyi, korkuyu seyretmek de öyle. Bunlar ona bir zafer duygusu verir, bunları, rasyonel gerçeği alt etmiş oluşunun kanıtları sayar. Ama bir başka gerçek de zaten yoktur.
Mistik, "kimin refahına hizmet ettiğini iddia ederse etsin, "tanrı-halk-ırk-emek-v.s" dediği o bedeni ruhundan koparılmış kavrama hizmet ettiğini söylesin, doğaüstü boyutta hangi ideali ileri sürerse sürsün...aslında, gerçekte, dünyada onun ideali ölümdür, arzusu öldürmektir, tek tatmin yolu işkence etmektir. İstediği rüşvet sizin hayatınızdır. Onların ki akla karşı bir komplo...kısaca, hayata ve insana karşı bir komplo. Sıfırı bir değer olarak kovalayanları birbirine bağlayan ve birleştiren halkaların komplosu.

Mistiklerin inancının tek başarabildiği sonuç yıkımdır.


Hala gururundan geriye bir şeyler kalmış olanlara,hayatı sevenlere sesleniyorum:Hiçbir zaman inanmadığınız ve uygulamadığınız bir ahlak düzeni uğruna yok olmayı isteyip istemediğinize karar verin.Kendinize karşı dürüst olduğunuz anlarda,kendinizi enayi yerine konmuş gibi hissediyor,bir güceniklik duyuyorsunuz.Mutlu olduğunuz zamanlarda neşenizi bozan bir suçluluk duygusu var...Hayranlık duyduğunuz adamlara acıyor,onların başarısızlığa mahkum olduğuna inanıyorsunuz.Nefret ettiğiniz adamlara imreniyor,onları varoluşun ustaları olarak görüyorsunuz,çünkü ahlak nasılsa güçsüz,nasılsa pratik değil.
"Neden gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden 'ya beden ya ruh' gibi, 'ya kar ya kamu yararı' gibi, 'ya akıl ya kalp' gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?
Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı reddetmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme kilitlendi diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz.
Aklınızı takip etmedikçe hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça başkalarının tercih ettiği bir hayata mahkum olacaksınız. Bu yüzden felsefe bir ihtiyaçtır. Felsefe; hayatı analiz etme, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Entellerin kafanızı karıştırmak için bir araya geldiklerinde yaptığı laf kalabalığı değildir."
"Kim olursanız olun...şu anda benim sözlerimle baş başa olan,o sözleri anlamak için kendi dürüstlüğünüzden başka bir yardımcıya sahip olmayan siz...insan olma seçeneği hala açık bekliyor,ama bedeli sıfırdan başlamak,gerçeğin karşısında çıplak durmak ve çok pahalıya patlamış bir tarihsel hatadan geri dönerek,"varım, o halde düşüneceğim," demektir."

"Hayatınızın aklınıza bağımlı olduğu gerçeğini kabullenin.Tüm mücadelenizin,kuşkularınızın sahteliklerinizin kaçınmalarınızın, iradeli bilincin sorumluluğundan kurtulmak için gösterilmiş çaresiz çabalar olduğunu itiraf edin...Otomatik bilme,içgüdüsel eylem,sezgisel emin olma çabaları...siz buna meleklerin yaşamına özlem demiş olabiliriz,ama aslında aradığınız şey hayvanların hayatı olmuştur.Ahlaki idealiniz olarak insan emeğini kabullenin."


"Çok az şey biliyorum o yüzdende aklıma güvenmeye korkuyorum" demeyin.Mistiklere teslim olup azıcık bildiğinizden de vazgeçmek daha mı güvenli?kendi bildiğinizin sınırları içinde yaşayın ve o sınırları hayatınızın sınırlarına kadar genişletmeye çalışın.aklınızı otoritenin etkilerinden temizleyin.her şeyi bilir durumda olmadığınızı kabullenin ama zombi roline sıvanmanın size her şeyi getirmeyeceğini görün.Evet,aklınız hata yapabilir ama akılsız kalmak sizi hatasız yapmaz.kendi kendinize yapacağınız bir yanlış,inanç nedeniyle kabul etmiş olduğunuz on doğrudan daha güvenilir,çünkü kendi yanlışınızı düzeltme gücünüz vardır,oysa inançla kabul edilen bir şey,sizin doğruyu yanlıştan ayırma kapasitenizi öldürmüş olur.Her şeyi bilen bir otomaton olma rüyanızdan vazgeçip,insanın her bilgiyi kendi iradesi ve çabasıyla edindiği gerçeğini kabul edin,insanın bu evrendeki farklı yanının bu olduğunu,doğasının,ahlakının,onurunun bu olduğunu anlayın."

"İnsanın kusurlu olduğunu iddia edip kötülüğe sınırsız lisans çıkaran o vaazı reddedin.


Böyle bir iddiada bulunduğunuzda,insana hangi standarda dayanarak lanetliyorsunuz?Ahlak alanında,mükemmellikten,azının asla yeterli olmayacağını kabul edin.Ama mükemmellik,
İmkansızı yapma yolundaki mistik emirlere göre ölçülemez,sizin ahlaki durumunuz da sizin seçiminize açık olmayan kıstaslara değerlendirilemez.İnsanın bir tek temel seçimi vardır:
Düşünmek ya da sizin seçiminize düşünmemek...işte iyiliğinin,değerinin ölçüsü de budur.
Ahlaki mükemmellik,ihlal edilmemiş rasyonelliktir...Zekanızın düzeyi değildir,aklınızın tamamını sonuna kadar kullanmaktır.Bilginizin çokluğu değildir,mantığı bir absolü olarak kabul etmektir."

"Bilgiyi yanlışlarıyla ahlak ihlalleri arasındaki farkları ayırt etmeyi öğrenin.


Bilgi yanlışı,ahlaki bir kusur değildir,yeter ki onu düzelmeye istekli olun.İnsanları imkansızın standardına göre,otomatik olarak her şeyi bilme kıstasına göre ölçmeye kalkan,ancak bir mistik olabilir.Ama ahlakın ihlali,bilinçli bir seçimdir,bunu kendiniz,kötü olduğunu bilerek seçmişsinizdir,bilgiden isteyerek kaçınmışsınız,görüşünüzü ve düşüncenizi bilerek askıya almışsınızdır.Bilmediğiniz şey,size karşı ahlaki suçlama değildir.Ama bilmeyi reddettiğiniz şey, ruhunuzda büyümeye başlayan bir ayıptır. Bilgi yanlışları konusunda her ödünü verin,ama hiçbir ahlak ihlalini bağışlamayın,asla kabullenmeyin.Bilmek isteyenlerin iyi niyetli olabileceğini hiç unutmayın,ama sizden taleplerde bulunan,sebep aramak zorunda olmadıklarını iddia eden,"içlerine doğduğunu"ileri süren küstahları,inkar edilmez bir iddia karşısında,"o yalnızca mantık"diyenleri,bununla,"o yalnızca gerçek"demek isteyenleri,birer potansiyel katil olarak görün.Gerçeklik alanının karşısında bir tek alan vardır,o da ölümün alanıdır."
"Mutluluğa ulaşmanın,hayatınızın tek ahlaki amacı olduğunu gerçeğini kabul edin.Ahlaki dürüstlüğünüzün kanıtının mutluluk olduğunu,acı ya da akılsız şımarmalar olmadığını kabullenin,çünkü bu sizin, değerlerinize ulaşma yolundaki sadakatinizin kanıtıdır. Mutluluk sizin çok korktuğunuz bir sorumluluk olmuştur, çünkü benimseyebilecek kadar değerli olmadığınızı sandığınız türden rasyonel disiplin gerektirmektedir.Günlerinizin o kaygılı bayatlığı, mutluluğun yerine kullanılabilecek bir başka ahlaki ikame bulunamayacağını bilmekten kaçınmanızın anıtıdır.Bir insanın kendi sevincine, neşesine ulaşma savaşından vazgeçmesi kadar iğrenç,korkak bir eylem olamaz ... kendi varoluş hakkını kullanmaktan korkması,bir kuşun,güneşe uzanmaya çalışan bir çiçeğin kendi hayatını gösterdiği sadakatin gerektirdiği cesarete bile sahip olmadığının işaretidir.sizin sevap saydığınız adına tevazu dediğiniz o günahın koruyucu paçavralarını üzerinden atın.Kendinize değer vermeyi öğrenin.Bunun anlamı kendi mutluluğunuz için mücadele etmektir...Gurur denilen şeyin tüm iyilik ve sevapların toplamı olduğunu öğrendiğiniz zaman,insan gibi yaşamayı öğrenmişsiniz demektir.
Özsaygıya doğru temel adım olarak,sizden yardım talep eden insanı bir yamyam gibi görmeyi öğrenin. Bu talep, onun hayatınızın onun malı olduğunu iddia etmesidir. Böyle bir iddia çok iğrenç olsa da, daha iğrenci vardır, o da sizin buna razı olmanızdır. Ama eğer siz yardım etmeyi, onun kişiliği ve mücadelesi nedeniyle, kendi bencil zevkinize dayalı bir arzu olarak hissediyorsanız, o zaman vardır. Acı çekmek bir değer değildir. "
" İnsan haklarının kaynağı ne ilahi bir yasadır, ne de meclisten çıkma bir yasadır. O kaklar kimliğin yasasıdır. A=A' dır, insan da insandır.
Biz, akıldan yana olan insanlar,biz, alışverişçiler, böyle şeyleri kimseye vermeyiz. Biz objektif olmayan hiçbir şeyle iş görmeyiz.Vahşilik çağında insanların objektif gerçek diye bir kavramdan hiç haberi yoktu. Fiziksel doğayı bilinmez şeytanların yönettiğine inanırlardı. Öyle bir dönemde, ne düşünce,ne bilim, ne de üretim mümkündü."
"Ben yaşamak isteyenlere, ruhlarının onurunu geri kazanmak isteyenlere sesleniyorum.
Şimdi dünyanız hakkındaki gerçekleri öğrendiğinize göre, sizi mahvedenleri desteklemekten vazgeçin. Dünyanın kötülüğünü mümkün kılan yalnızca sizin onlara verdiğiniz onay olmuştur. O desteği çekin. Düşmanlarınızın koşullarına göre yaşamaya, kuralları onların koyduğu bir oyunu oynamaya razı olmayın. Sizi köleleştiren iyilik dilemeyin, sizi soyanlardan sadaka istemeyin...ne sübvansiyon, ne kredi, ne iş, ne de çetelerine katılıp komşuları soyarak kaybettiğinizi geri almak isteyin. İnsan rüşvet alarak ve kendi mahvına oy vererek hayatını sürdürmeyi umamaz. Kar, başarı ya da güven kazanmak için varoluşunuza haciz koydurmayın. Böyle bir haciz'in bedeli asla ödenemez. Ne kadar ödeseniz fazlasını isteyeceklerdir. Aradığınız ya da ulaştığınız değerler ne kadar büyükse, o kadar daha tehlikede sayılırsınız. Onlarınki sizi kanata kanata öldürecek bir beyaz santaj sistemidir. Günahlarınıza karşılık değil, varoluş sevginize karşılık cezalandırmaktadırlar sizi."
"Yağmacıların şartlarıyla yükselmeye çalışmayın,iplerini onların tuttuğu bir merdivene asla tırmanmayın. Ellerinin onları iktidarda tutan tek kaynağa, sizin yaşama ihtirasınıza değmesine izin vermeyin....Aklınızı ve becerilerinizi kendi kendinize kullanın, bilginizi genişletin, yeteneklerinizi geliştirin, ama başarılarınızı başkalarıyla paylaşmayın. Sırtınıza bir yağmacı binmişken servet yapmaya kalkmayın. Onların merdiveninin en alt basamağında kalın, ancak karnınızı doyurmaya yetecek kadar para kazanın, yağmacılar devletini destekleyecek bir kuruş fazla kazanmayın. Madem tutsaksınız, tutsak gibi davranın, özgürmüşsünüz gibi numara yapmalarına izin vermeyin. Onların çok korktuğu o sessiz, yıkılmaz düşman olun."
"Her insani değer bir mücadeleyi gerektirir. Hayatın tümü amaçlı bir mücadeledir, sizin tek seçiminiz de amacınızdır. Şimdiki savaşınızı sürdürmek mi istiyorsunuz, yoksa benim dünyam için mücadele etmek mi?...Önünüzdeki seçim budur. Buna aklınız ve varoluş aşkınız karar versin."
"Hayatım ve hayatıma olan sevgim adına yemin ederim ki, hiçbir zaman bir başka insan için yaşamayacağım ve hiç kimseden benim için yaşamasını istemeyeceğim."

 

Kaynak: ATLAS SİLKİNDİ - AYN RAND

 

Not: Bloğumuzda yer alan her yazı blogun ana düşüncesini temsil etmez ve onayladığımız anlamına gelmez.Özgür ve Bağımsız farklı düşünce ve fikirleri oldukları gibi yayınlama ve fikir çatışması yaratma amaçlı kurulmuştur.

 

ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ


SENSİZ!

24/7/2007 · Kategori: Siir

Köknar agaçlarinin oraya gidecegim
onu en son gördügüm yere
ama aksam ormanin arkasindaki yola
ve her seyin ustune bir ortu atiyor
her seyin uzerine bir ortu atiyor

ve orman o kadar karanlik ve bos
ah yaziklar olsun bana, ah (?)
kuslar da otmuyor artik

sensiz ben olamiyorum, sensiz!
seninle de yalnizim, sensiz!
sensiz saatleri sayiyorum, sensiz!
seninle saniyeler duruyor, sensiz!

dallarin üzerinde, mezarlarin icinde
sessizlik var, hayat yok
nefes almak bile bana cok zor

ah yaziklar olsun bana, ah (?)
kuslar da otmuyor artik

sensiz ben olamiyorum, sensiz!
seninle de yalnizim, sensiz!
sensiz saatleri sayiyorum, sensiz!
seninle saniyeler duruyor, ya da durmuyor, sensiz!

 

Rammstein - Ohnedich Şarkısının sözleri

NE YAĞMUR..NE ŞİİRLER...

19/7/2007 · Kategori: Siir

Soruyorum sevgilime  
- Darağacından Notlar’ ı  okudun mu ?  
Bu bizim hayatımız.  
Gece doluyor içeri  
Yıldızlarıyla.  
Üç ilde   
           Sıkıyönetim var.  
            “Askeri savcı”  
                    Sözü  
Yer alıyor  
Günlük bir sözcük olarak  
Hayatımızın sözlüğünde.  
Aşklar kelepçeli  
            Güney Amerika’ da.  
Kederden  
Geberiyorum.  
Herkes hayatını anlatıyor.  
Deli anneler  
Yıkık binalar  
Paramparça  
            Bir gençlik  
                       Yaşadığımız.  
Hayatımızın kanadığını görmüyor musun?  
- Darağacından notları’ ı okudun mu?  
İşkence   
             Ve umut  
                           Şiiri fışkırtır.  
Ruhumun yaralarını saracak  
Şafağın sözcüklerini   
                       Arıyorum.  
“Kalın devrimci romanların  
Sonundaki keder”  
Kalın   
         Devrimci  
                         Bir roman olarak hayatımız.  
- Darağacından Notlar’ ı  okudun mu?  
Sevgilim   
             Seni   
                    Öpüyorum.  
Her gün  
             Geçtiğim denize   
                           Yabancılaşmasam  
Bütün hayatları  
                       Anlatabilsem.  
Ölüme karşı  
                Dururken  bir adam  
Tek bir mısra halinde  
                Hayatını  
                         Okuyor.  
Çıldırasıya  
              Boğuntuluyum.  
Çıldırasıya   
              Bir özlem  
Günler ve Prag  
              Ve trenler  
Ve alıp beni  
               Götüren keder.  
Günleri zincire   
               Vuruyorlar.  
Aşklar kelepçelidir.  
Güney Amerika  
Çe Gevara.  
Her şeyi bir bir  
             Anımsıyorum.  
Kalın   
             Devrimci romanları.  
Hayat  
             Dolduruyor beni  
Nasıl   
             Yıkık bir binayı  
Gökyüzü doldurursa.  
- Darağacından  
Notları’ ı okudun mu?  
Prag’ da   
        Bir sevgilim var.  
Ve ikinci dünya savaşı  
               Ve tanklar  
Ve ellerim  
       Sana son kez dokunduğunda  
Artık   
         Senin    
                    Olmayacağını bilmek;  
Artık  
         Olmayacağımız.  
Çünkü  
         Çıkış yok buradan.  
Silah sesleri  
Bir bahar.  
Ey uçuşan   
Güvercinleri kalbimin.  
Ey bir imkanı  
Yaşamak duygusu.  
Ey içime   
Sindirdiğim sevgin.  
Prag’ daki   
Sevgilim.  
Karlı gecelerde  
Anımsarım seni  
Yağmurlar altında  
Dolaştığımız Litvanya’ yı.  
“Kanal” ı  
Seyrederken   
Bütün Slav  
Ve Slavak güzellikleri.  
Kalın sesli  
       Kadınlar.  
Ortodoks   
            Hüznü.  
Ve “Tütün” ü  
               Okurken  
Ve  Fuçiği.  
Kanımızla   
       Yazılmıştır  
Hayatın destanı  
Toprakta  
          Dudaklarımızın   
                     İzi var.  
Ve donup kaldığımız  
                         Cephelerde  
Buruşuk  
             Mektuplar  
Ve yerlerine  
                  Ulaşmamış.  
Savaş  
         Ve keder  
Ve şiirler  
Korkunç bir  
           Aşk  özlemi.  
İnsanlara  
Duyduğum sevgiden   
Boğulurcasına  
Kalbimi  
              Çatlatırcasına  
İmgeler  
Ve trenler boyunca  
Taşıdığım.  
Şehirlerden   
Geçerek  
Ve her bir insanın   
Bakışlarında  
     Köyler ve uzak  
          Duygular.  
               Sonsuzca seninle  
                     Sevişme özlemi  
Ve erkek olduğumun   
     Bilincinde olarak  
Ve idama   
     Giden bir adamın  
Karısına  
      Bıraktığı   
          Mektup kadar  
Çağdaş ve anlaşılır.  
Ekmek kadar  
               Kederli.  
Vaptzarov’un   
                    Şiirleri kadar.  
Sevgilim, binlerce kilometreye  
Yayılan kalbim  
Ve gözyaşlarım  
Ve her şeye  
      Yetişme duygusu.  
Bütün romanları  
             Yutarak  
Bütün aşkları  
                     Yaşayarak  
Ve çağdaş ve sarsak  
                         Kalbimi  
Avutamaz  
    Ne yağmur…  
            Ne şiirler…  

ATAOL BEHRAMOĞLU

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM!

19/7/2007 · Kategori: Siir

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
                    içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
                    ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
                        senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
                                     yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
                    biri sen
                    biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
                                bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey :
                  belki diyor.
 

   18 Şubat 1945 
  Piraye Nâzım Hikmet

J.STALİN (TARİHE YÖN VERENLERDEN)

18/7/2007 · Kategori: Biyografi

 

"Öncelikle, eski kuşak Bolşevikler, teorik olarak çok sağlamdı. Biz Kapital'i gönülden öğrendik, özetler çıkardık, tartışmalar yürüttük ve birbirimizin bilgisini sınadık. Biz gücümüzü buradan aldık ve bunun bize çok yardımı oldu..."(Stalin)

 

Ağladı. Nefret dolu gözyaşları döktü. Soğuk, acı, rahatsız edici bir nefret duygusu. Hırslandıran, kibir dolu bir nefret. Topluma ve otoriteye duyulan nefret, özellikle babasının ve kilisenin otoritesine. Özellikle de kendi otoritesini göstermekten daha ciddi bir nedeni olmadan onu hapse tıkan görevliye karşı.

Nefret, evet ama umutsuzluk ve keder, hayır. Eninde sonunda birkaç gün içinde çıkacaktı. Ama sorun geri döneceğini bilmesindeydi. Bu, ilk hapsedilişi değildi. İsyan etmek onun doğasında vardı.

Ilık gözyaşları yüzünden sakallarına kadar indi, tuzlu tatları dudaklarının kenarına yerleşti. Üzüntüden çok kızgınlıkla, sert bir şekilde gözyaşlarını silerken fark etti ki hayatında ilk defa ağlıyordu.

Etrafını tekrar gözden geçirdi. Hücre iki metrelik tabut gibi bir kutuydu; penceresiz ve sadece kocaman bir ahşap kapısı olan kara bir delik. Onu sert, çıplak ve kiremitle taş karışımı zeminden ayıran tek şey yatak yerine geçen saman yığını ve de her yeri kaplayan suydu. Her zaman ıslaklık olurdu. Kaygan ve ince, taşa yayılmış, havaya ekşi sidik kokusuyla birlikte yayılan bir ıslaklık. Su duvarların içinden sızarak, yattığı yerden az uzaktaki köşedeki deliğe, tuvalete akardı. Saman yığınının üstünde cenin şeklinde kıvrıldı.

"İsa da bu şekilde mi doğmuştu?" diye düşündü. Gülümsedi. Kendini yüksek sesle kahkaha atarken buldu. Çok sık gülmezdi. "Hayır" diye düşündü. "O yoldan gitmeyeceğim." O yol, yani deliliğin yolu.

Peter neredeydi? Onu özlemişti. Peter, bir fareydi. Ona çocukluk arkadaşının ismini vermişti. Artık ortalıkta hiç iare yoktu. Peter bile. Ne olmuştu? Bu sefer hangi zehri vermişlerdi? Durumda bir gariplik vardı. Faresi olmayan bir zindanın ne anlamı olabilirdi? Kendisine saygı duyan her tutuklunun bir faresi olmalıydı. Zamanı dolar dolmaz bu eksikliğin sebebini bulması gerektiğini düşündü. Can sıkıcı bir durum.

Islaklık. İşte yine başlamıştı. Damlayan, sızan, duvarlara, yere, tavana yayılan ıslaklık; hatta kapı bile ıslaktı. Onu yutmak için, bir ahtapotun kollarını yaydığı gibi yayılıyordu sanki. Tavana kadar suyla dolmuş olan hücresinde, suyun üstünde durup ölmeden önceki son oksijen dolu nefesini burun deliklerinden içeri çekerek boğulduğunu gördüğü rüyadan terler içinde uyanacaktı. Çin işkencesi ile ilgili bir şeyler okumuştu. Çok etkili olmalı diye düşündü. Verdiği dehşeti de unutmamak gerekir. Planlarına yardımı olabilirdi.

Planları vardı. Onlar olmadan yıllardır sınıfının birincisi olması imkansızdı. Yasal ya da yasal olmayan, eline ne geçtiyse okumuştu. İlk planı hemen şu an için geçerliydi. Duasının üstünden bir kez daha geçmeliydi. Hayatta kalma duası.

Önce ailesini düşündü. Onu papaz okuluna sokabilmek için uzun ve yorucu bir uğraş veren annesine karşı hissettiği sevgiyi düşündü. Papaz olmadan okuldan ayrılırsa annesini hayal kırıklığına uğratır mıydı? Hastalandığında ve kazada yaralandığında ona bakmamış mıydı? Hayatını ona borçlu değil miydi? Ya da acaba kendi hayatını yaşaması annesi için daha büyük bir ödül mü olurdu?

Hissettiği geçici şüphe babası aklına geldiğinde yok oldu. Sıkça, hiç sebep yokken yediği acımasız dayakların hatırası denizdeki gelgit gibi üzerine çöktü. Kan basıncının sinirinin en son noktasına kadar yükseldiğini hissetti.

Hatta bir kere babası annesiyle arasındaki savaşı kazanıp, onu okuldan çekip aldığında ve ticarete sokmaya karar verdiğinde bile ağlamamıştı; ne de yumruk, sopa ya da kamçıyla dövüldüğünde. O insanlıktan uzak, iblis ruhlu adama bu mutluluğu yaşatmayacaktı. Eninde sonunda bir gün eşit duruma gelecek ve ödeşeceklerdi.

Henüz burada yalnızdı. Bir otoritenin yerine bir diğerini koymamış mıydı? Farklı ve daha vahşi olan bir çeşit otorite. Şimdiye kadar dayanmak zorunda kaldığından daha güçlü bir otorite. Çok daha kurnaz, daha geniş ve her şeyden öte çok daha uzun süren bir otorite. Ne kadar da harap edici bir durumdu.

Ayağa kalktı. Yavaşça kemiklerini kıtırdatıp kısa boyuyla olabildiği kadar dikildiğinde giysisine girmiş hamamböcekleri yere döküldüler ve hızla yatağı olan saman yığınının aralarında kayboldular.

Onları unutmuştu. Basit gri giysisinin kıvrımlarına yerleşmiş olduklarını unutmuştu. Şimdi onlardan her zamanki gibi intikamını alacaktı. Giysisini kaldırarak çişini en yakın grubun üstüne doğru hedefledi ve onları hücresinin tek deliği olan heladan aşağı gönderdi.

Şimdi oturabilirdi. Tiksindirici delikten en uzağa, zaten dar olan bir alanın en uzak noktasına. İşe yarayacağından değil. Koku her yere yayılıyordu elbette, burun deliklerini kaplamış, aldığı her nefesle birlikte açık bir lağım borusundan esen rüzgar gibi ciğerlerini dolduruyordu.

Yeniden hayatta kalma dualarını, papaz okulundaki yaşantısını, derslerini, görevlerini ve aldığı cezalan, onda nefret uyandırmış olan her şeyi aklına getirdi.

Sürekli tekrar eden şarkı ve dualarıyla uzun komünyon ayinini düşündü. İlk seferlerde uyuya kalacak gibi olurdu. Böyle zamanlarda saatlerce ayakta durmak zorunda kaldığından önce ayaklan, sonra da bacakları uyuşurdu. Ceza yememek için kaç kere ayaklarını yere vurarak dik ve uyanık kalmaya çalışmıştı? Zamanla aklına bitirdiği ya da okumakta olduğu ve bitirene kadar saklayıp saklayamayacağını bile bilemediği romanı getirerek mekanik bir şekilde ayinleri tamamlamayı öğrenmişti.

Bu, onun en son "günah"ıydı, daha doğrusu günahının sebebi. Bir keşişi itip dolabın üstüne düşmesine sebep olmuştu. Onun dolabı. Keşiş, kendini kaybetmişçesine, şüphelendiği yasak kitapları aranırken asma kilidi kırmıştı. Tehlikeli, aykırı fikirler. Kabul edilebilir biricik doktrine, kilisenin doktrinine aykırı olan fikirler.

Keşişin canını yakmamıştı. Sadece egosunu ve gururunu incitmişti. Bu da yeterli olmuştu. Otoriteye meydan okumuştu. Hakkında gittikçe yayılan söylentiyi, sinirlerine hakim olamayan adam söylentisini doğrulamıştı. Müdür bir haftalık hücre hapsi cezasını verirken duraksamamıştı. Genelde bu süre daha da uzatılırdı.

Bir kez daha onları kandırmıştı. Aylar önce saklamıştı kitapları. Önce yatağının altına sonra sırasının içine ve en sonunda da kilitli dolabına tıkıştırmıştı. Şimdi ise hem onun hem de diğer öğrencilerin gizli yerleri vardı. Onun yeri okulu çevreleyen duvarların köşesindeki elma bahçesinin en ucunda, üçüncü taşın arkasıydı.

Bahçede çalıştıktan sonra taşın arkasından değerli sayfaları aşırıp, kitabı cüppesinin kuşağının altına sıkıca yerleştirir ve günlük yapılması gereken sıradan işlerinin arasından vakit çalıp da bu sayfalan hırs ve istekle bir nefeste okuyabileceği anları beklerdi. Yalnızca gün içinde bunu kaç kere yapabildiğine değil, ne kadar hızlı okuyabildiğine ve bir ay içinde kaç kitap bitirebildiğine kendi bile şaşırırdı.

Fakülteden birkaç arkadaşı da son çıkan "tehlikeli" klasikleri ya da yeni yayınlanmış romanları paylaşarak ona yardım ederlerdi. Hukuk, tarih ve edebiyat derslerinden aldığı yüksek notlarda çeşitli konularda bol bol okumasının büyük faydası olduğunu biliyor ve bu suretle de hocalarını ve rahipleri şaşkınlığa uğratıyordu. Bilimsel bilgi ve başarılarını biraz daha fazla sergilese daha uzun ve acımasız cezalar alacağından emindi.

Birdenbire, dışarıdaki uzun koridorda yankılanan bir sesle ağır ahşap kapı sertçe açıldı. Fırtınada yeryüzüne çarpan bir yıldırım gibi karanlığın arasından bir ışık yüzüne vurdu. Günlük yemeği gelmişti. Suyunun yarısı yere dökülecek şekilde yanına fırlatılmıştı. Gözlerini hala alışık olmadığı ışıktan kırpıştırarak yemeğine uzandı; hamamböcekleri kasenin ağzına yetişmeden birkaç saniye önce o yetişti.

Tam olarak seçemese de her zamanki yemekti. Yani sert ve kara ekmeği zar zor kaplayan soğuk çorba. Ekmek o kadar sertti ki çorba deliklerinden giremiyordu bile. Hızla ekmeği ısırıp kemirerek, et suyunu yuttu. Birkaç saniye içinde bitivermişti. Ayağa zıplayarak kalktı ve dans eder gibi yaparak yemeğin kokusuna üşüşen hamamböceklerini silkeledi.

Bir süre ayakta duracaktı. Dua sırasında uzun saatler boyu ayakta kalıyor olması işine yarıyordu. Son okuduğu klasik hakkında düşünmeye başladı. En beğendiği bölümleri ezberleyene kadar defalarca okumuş ve ezberlemişti, özellikle de iktidarın tanımı ile ilgili olan bölümü:

"Halkın ortak iradesinin seçilmiş yöneticilerine üstü örtük ya da açık rızalarıyla devredilmesi." İktidar: Dünyanın gerçek gücü. İnsanlığa hükmeden güç. Tek geçerli güç. Nasıl devam ediyordu o bölüm? diye düşündü. Sonra hatırladı.

1. İktidar nedir?
2. Ulusal hareketleri hangi güç üretir?

1. İktidar, belirli bir kişinin diğer bireylerle olan ilişkisidir -ki bu kişi fikirlerini, tahminlerini ve ortaya çıkan ortak eylemin iddialarının doğruluğunu ifade ettikçe bu kişinin o eylemdeki katılımı azalır.

2. Ulusal hareketleri yaratan, iktidar ya da entelektüel eylemler hatta tarihçilerin varsaydığı gibi bu ikisinin birleşimi değil, olaylara katılan tüm halkın eylemiyle yaratılır. İnsanlar öyle bir araya gelir ki, olayda doğrudan payı olanlar en az sorumluluğu alanlar oluverir.

Ahlaken, iktidarı kullananlar olayı meydana getiriyor görünür, fiziki olarak ise iktidara teslim olanlar. Ancak eylem fiziki olan dışında algılanamaz olduğu için, olayın nedeni birinde ya da diğerinde değil ikisinin birleşimindedir.

Bu kadar derin konular Soso için bile fazlaydı. Yarı uyur hale geçmeye başladı. Bilincinin yarısı kapanmıştı. Düşüncelerinin arasında Tolstoy'un hayaleti belirdi ve ardından yerini Alman düşünür Karl Marx'a bıraktı. Akıl gözünün önünde ikisi dehşetli bir dansla dönerek kıvrıldılar. Gittikçe ona doğru yaklaştıklarında ona sarılacaklarını zannedip korku içinde titredi.

Dansçılar silikleşirken kendini kocaman bir satranç tahtası üzerinde buldu. Önünde duran diğerleri bariz havalan olan ve önemli görünen insanlardı. Sadece elini sallayabiliyordu. Adamların bazıları düştü, bazıları kayboldu ya da ondan uzaklaştı. Bu hareketi her yapışında tahtanın üstünde başka bir konuma geçiyordu.

Birdenbire satranç tahtası üzerindeki bütün adamlar canlandılar ve ona doğru koşarak, onu yakalayıp sertçe sarsmaya başladılar. İki keşiş derin uykusundan onu sarsarak uyandırıyordu.

Zamanı dolmuştu. Bir hapishaneden diğerine geçmesi için salıverilecekti.

Banyo yapmaya götürülmüş, temiz giysiler verilmiş ve günlerdir yiyebildiği ilk normal yemeği yedirilmişti. İçini bir sükunet kapladı. Kararını vermişti. Okul içindeki bir grubun lideri olarak eylemlerine devam edecek ve daha da yoğunlaştıracaktı. Grubu yönetimi altına alacaktı, çünkü kimsenin kendisi kadar insafsız olamayacağını biliyordu.

Okuldaki arkadaşlarının ona taktığı adıyla Soso, müdürün önüne çıkarılmış ve sapkın alışkanlıklarından vazgeçmeye zorlanmıştı. O da inandırıcı bir kolaylıkla kabul etmişti. Eninde sonunda yapacaklarını erteleyen taktiklerden biri değil miydi?

Daha sonra komünyon ayininde ekmeği ve şarabı eline aldığında bütün gözleri üzerinde hissetti. Duasını gayet içten bir şekilde yaptı ancak bu, onların beklediği dua değildi. Onunki iktidar, zenginlik ve bunlarla ne yapabileceğine ilişkin düşüncelerin yer aldığı bir duaydı.

Soso eylemlerine devam etti. Lideri olduğu grubu müdürün otoritesini gittikçe artan bir asilikle sorgulamaya yönlendirdi. Yasak kitapların dolaşımını artırdı, tartışmanın içine birçok yeni arkadaşını çekti.

Artık müdür